Kitaplarım
Everest Çocuk 'tan 23 Nisan 'da çocuklara armağan
"Atatürk 'üm Düşümde"




"ah o zamanlar"
ah o zamanlar
İlkiz Kucur
Kadına Değsin Sesimiz
Aydın, Efeler Belediyesi Öykü Yarışmasında Derece Giren Öyküler
2022, 1. Baskı
Öykü seçkisini incelemek için başlıkların üzerine tıklayınız
Ve Kadınlar Bizim Kadınlarımız
Kısa sürede ülkemizin dört bir yanından, hemen hemen bütün illerden, ayrıca Azerbaycan’dan, Almanya’dan ve Avusturya’dan deyim yerindeyse öykü yağdı. Bu da kadına uygulanan şiddet sorununu dikkat çekmek isteyen Kent Konseyi üyelerinin, böyle bir öykü yarışması düzenlemekle ne kadar yerinde karar aldıklarının göstergesiydi. Dört yüzden fazla yazar, birer öykü ile yarışmaya katıldı. Mustafa Ünver’in başkanlık ettiği ödül sekretaryasında görev alan arkadaşlar, bu öykülerin bir kısmını ödül şartnamesinde belirtilen koşullara uymadıkları için, bir kısmını da edebi açıdan yetersiz buldukları için elediler. Ahmet Zeki Muslu, Zehra Ünüvar, Şahin Yıldırım, Gülhan Taşkın İkiz, Büşra Elmaskaya’dan oluşan seçici kurula, iki yüz yetmiş yedi öykü teslim ettiler. Ben öyküleri okurken bambaşka bir dünyaya gittim. Bizler, günlük hayatın içinde yaşam telaşıyla koşuştururken, meğer ülkemiz kadınlan ne acılar, ne hüzünler yaşıyor, ne baskılara uğruyor, ne şiddet görüyor ve canlannı kıyılıyormuş. Her öyküden sonra içimi kaplayan hüznü, sıkıntıyı anlatamam. Ve her öyküyü okurken nedense, belleğimde Nazım Hikmet’in kadınlar üzerine yazdığı, o ünlü şiirinin şu dizeleri belleğimde döndü durdu.
|
Ve kadınlar bizim kadınlarımız: korkunç ve mübarek elleri ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yârimiz ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri
|
Seçici Kurul üyeleri kendilerine tanınan kısa süre içerisinde, geceyi gündüze kattılar, öyküleri okudular ve değerlendirdiler. İki yüz yetmiş yedi öykü içerisinden, son beş öyküyü belirlemek pek de öyle kolay olmadı. O kadar güzel öyküler vardı ki, birini seçtiğinizde “diğerine haksızlık mı yapıyorum?” duygusu uyandırıyordu. Ayrıca her Seçici Kurul üyesinin “belki dikkatimizden kaçmıştır” diye, öne çıkardığı öyküler de oldu.
Uzun tartışmalar, her öykü üzerinde enine boyuna değerlendirmeler sonucunda, ilk beş öykü belirlendi. Şunu da belirtmeliyim ki, ilk beşe girebilecek en az yirmi öykü daha vardı. sonuçlandığında hangi yazarların dereceye girdiğini bilmiyorduk.
Rumuzların bulunduğu zarf açılınca, yarışmanın sonucu şu şekilde belirlendiğini gördük;
1. Mektup, (İlkiz Kucur Taşdelen)
2. Çalı Urganı, (Işıl Özer)
3. Çıt Yok Fısıltı Var, (Kamer Yıldız Ok)
Mansiyon: Zuhure, (Ahmet Cengil)
Mansiyon: Öfkeli Balıklar, (Halil Uzel)
İkinci olan Çalı Urganı adlı öykünün yazarı Işıl Özer ile mansiyon ödülü alan Öfkeli Balıklar adlı öykünün yazarı Halil Uzel’in, Efeler kentinde yaşadığını öğrenince, kentimizden yeni yazarların çıktığını görmenin sevincini yaşadım.
Her yazar arkadaş, ödülü bileğinin hakkıyla aldı, kendilerini ayrı ayrı kutluyorum. Seçici Kurul üyelerini de verdikleri emek için her birini ayrı ayrı teşekkür etmek gerekir.
Dereceye giren beş öykü ile Seçici Kurul’un yayımlanmaya değer gördüğü yirmi yedi öykü, Efeler Belediyesi Kültür Yayınları tarafından kitap taştırılmak üzere bir kenara ayrıldı.
Son olarak, yarışmaya ilgi gösteren, ürünlerini bizlerle paylaşan, yarışmaya katılan tüm yazarlara teşekkür ediyorum. Çıktıkları edebiyat yolculuğunun, zor, dikenli ve sarp yolunda başarılar diliyorum. Yolları açık olsun!
Ahmet Zeki Muslu
Şair-Yazar
Öykü Seçici Kurul Üyesi


Mektup, İlkiz Kucur
Onca yıl kıpırtısız süren yaşamı alt üst eden o mektup posta kutusuna konulduğundan bu yana aslında her şey değişti.
Genç kadın masanın üzerindeki şarap şişesinin dibinde kalan kırmızı şarabı kadehine koydu, koltuğa yeniden oturdu. Tabaktaki son elma dilimlerinden birine küçük bir ısırık attı. Kadehi iki kişinin şerefine kaldırdı. Yaşlı kadın ve babası. Başını arkaya attı. Şarap damarlarında dolaşırken kafasının içindeki sorular daha da kördüğüm oluyordu. Bu kez annesinin şerefine bir yudum aldı. Özür diler gibi. Ona karşı suç işlemiş gibi. Neydi kendi kendine yapmak istediği. Olmayan insanların geçmişini temize çekemezdi ki. Yine de içinde işlediği suçtan duyduğu mutluluğun yüzüne yansıdığını gizleyemedi. Babasının yüzü aklına geldi. Masada hastalığına direnmeye çalıştığı, karşılıklı kadehlerine kırmızı şarap koydukları o gece. Cam kadehlerin birbirine çarparak çıkardıkları sesten sonra babasının ağzından zorlukla dökülen sözcükler aslında ondan istediği yardımın çığlıkları değil miydi? O sözcükler bu eve onunla gelmiş, kendilerine yerleşecek köşe arıyordu. Babası son günlerin yaklaştığını bilerek anlattıklarını özenle seçtiği kelimelerle örüyordu. Son akşam yemekleriydi. Vedalaşmaları. Şimdi her şey bitti.
Gidenler gitti. Ona, yaşamadıkları geçmişlerini miras bırakıp ardı ardına göçüp gittiler. Yaşlı kadın gitmeden evinin anahtarını uzatmış. İstediği zaman gelebileceği bir evi daha olmuştu. Çekmecelerinde babasının yazdığı mektuplar, yaşlı kadınla gençliklerinde gittikleri sinema, tiyatro, konser biletleri. Ucuz lokantaların üzerlerinde adlan basılı peçeteleri. Sayfalar tutan günlükler. Ama günlükler çok sonraki yıllara ait. Babasına yazılmış ama gönderilmemiş mektuplar. Hiç üşenmemiş, hepsi ahcı adresi yazılmadan zarflann içine konmuş. Bir gün gönderilmeye hazır. Gönderen belli.
Uçak bulutlara ulaştığında yaşlı kadın elleri titreyerek tuttuğu mektubun satırlarını bir kez daha okuyordu. Hayatının ortasına düşmüş bir ateş topu gibiydi kağıt. Bunca yıldır tek başına sürüp giden, hiçbir fırtınanın uğramadığı hayatı posta kutusunda bulduğu bir zarf ile altüst olmuştu işte. Sönmediğini bildiği ama çoktan küllenmiş bir ateş gibi davrandığı alev bir anda harlamıştı.
Kısa kesilmiş saçları çoktan grileşmiş. Grilikten kurtulmak için hiç çaba harcamamıştı. Aynaya, yüzünü beğenmek amaçlı bakmayalı uzun yıllar oldu. Zayıf bedeni, sırtındaki hafif çıkıntı yüzünden engebeli bir yıkıntıyı andırıyor. Bebeklerini kucaklayarak ilk kez evlerine giren genç çiftlerin sevinçlerinde, o bebeklerin ilk adımlarında, okula başladıkları günlerde, gençliklerinde ve yeni evlerine gidişlerinde o hep bu penceredeydi. Sırtını yasladığı berjer koltuk onun yaşadığı tarihin en sadık tanığıydı. Omuzlarda taşman dikdörtgen kutunun içinde hoşça kal diyen dostlara el sallarken de bu koltuğa gömülmüş camın ardındaki sokağı izliyordu. Meraklı bir komşu bakışı değildi pencere önü bakışları. Alışkanlıktı. Gelmesi beklenenin yolunu gözlemek gibi. Her gün aynı saatte yolun başında görünen birini beklemek gibi.
Arada bir yıllardır aynı pardösüyü sırtına geçirir, ağır adımlarla apartmanın kapısından çıkar, bütün gün şehrin kalabalığına karışır, akşama doğru da elindeki filede meyve, yoğurt, sebze ile geri dönerdi. Bir de kitapçı poşeti olurdu mutlaka. Her çıkışında en çok kitapçılarda vakit geçirir birkaç kitap almadan dönmezdi. On beş günde bir evine temizliğe gelen Sultan Hanım onun bütün alışverişini yapar, ihtiyaçlarım karşılardı.
Kapısının çaldığı saatler bile belliydi. Sabah 10.00 akşam 19.00. Apartman görevlisi siparişleri almak ve çöpü dökmek için her gün bu saatte kapının zilini çalar. Çöpü o gelmeden dışarı koymazdı diğer komşular gibi. Çalman kapı zili onun dışarıyla olan tek bağlantısıydı. Kapı ağzında ayaküstü kısa bir sohbet ve kapı kapanır.
Yaşlı kadın yalnızlığına alışmış, kendisini hayattan soyutlamayı başarmıştı. Alacağı son nefes ile bu dünyayla vedalaşacağı an ne zaman gelirse kabulüydü. Göğsünün üzerine oturmuş yumruğun ağırlığı dışında hayatla bir bağı yok gibi koltuğuna yerleşir, kitabını ve kahvesini alır yeni başlayan güne merhaba derdi.
Bu sabah ilk kez dolaptan eline geçen ilk elbiseyi giymedi. Giysileri arasında seçim yapmaya çalıştı, aynanın karşısında bozulmamış bir ruj bulup titreyen parmaklarıyla dudaklarını kırmızıya boyadı. Daha fazlası yakışık almaz diye düşündü. Saçlarını arkadan topladı. Ellerine yumuşatıcı krem sürüp parmaklarıyla kremi iki eline güzelce yedirdi. Küçük bir çantaya birkaç giysi ve bir şişe kolonya ile bir çift terlik koydu. Yıllar önce hediye edilmiş parfümden sıktı çenesinin altına ve bileklerine. Akşamdan çantasının içine yerleştirdiği üzerinde kendi el yazısının olduğu zarflan son kez kontrol etti. Cebindeki tek zarfı da avucuyla yokladı. Asansörde bir kez daha aynaya baktı. Oydu, aynada kendi gençliğini gördü. Kalbinin hızla çarptığı yıllar geri gelmiş, gözlerine o eski tanıdık bakışı yerleştirmişlerdi. Zaman geçmişte kaldığı yerden bir geçit açmıştı. Hiç korkmadan, sorgusuz sualsiz önünde aralanan bu kapıdan girdi.
Sokak kapısını kapattı.
Taksi apartmanın önünde bekliyordu.
Apartman görevlisine birkaç günlüğüne şehir dışına çıkacağını söyleyip evin anahtarım teslim etti.
“Çiçekleri sular mısın?”
Hızlı bir kararla biletini almıştı. Şimdi havaalanının kalabalığında yolunu bulmaya çalışan acemi adımlarıyla ona gidiyordu. Mektubu yazan ismini yazmamış, sadece onun kızı olduğunu belirtmişti. Mektuba diye başlamış, babasının çok hasta ve gün-lerinin sayılı olduğunu eklemişti. Onu kaybetmek üzere olduklarını, hastalığı henüz bu kadar ilerlemeden, hastaneye yatmadan kısa bir süre önce akşam yemeğinin ardından baba kız o- turmuş, sohbet ederken bir anda babası ondan söz etmişti. Onu yıllardır nasıl gizli gizli sevmeye devam ettiğini ama bunu hiçbir zaman söyleyemediğini anlatmıştı. Geçen yılların ardından i zini kaybetmiş. Babası kaçak olarak yurtdışında yıllarca yaşarken onun başka bir ülkede akademik çalışmalar yaptığını duymuştu. Birbirlerini kaybettiklerini anlatırken babasının gözlerinde bu özlemin hiç azalmadığını kolayca anlamıştı.
“Annemi kaybettiğimizden bu yana babamın onu özlediğini sanıyordum. Aslında annem yaşarken de babamın gözlerinde eksik bir şeylerin olduğunu fark ederdim. Bu eksikliğin onun gençliği ile ilgili olduğunu da hissettim. Ama nedenini ilk kez öğrendim. O bu eksikliği kendi başına yaşamış. Bana ve anneme yine de unutamayacağımız bir hayat sundu. Bu yüzden ona son günleri belki de son saatlerinde bu sürprizi yapmak istedim. Sizi bulmak çok zor olmadı. Bir iki günlük araştırma ve yaşadığınız kentteki tanıdıklar yardımı ile adresinize ulaştım. Mektup yazdım çünkü sizin için mektuplaşmanın daha değerli olduğunu sanıyorum. Lütfen bana bir yanıt vermeyin, tki gün içinde gele-bilirseniz bu en değerli yanıt olacaktır. Gelmezseniz bu yazdığımdan babamın haberi olmayacak yani onu üzmüş olmayacaksınız. Yine de en azından babamın duygularının gerçekliğini siz de öğrenmiş olacaksınız, eğer kızgınlığınız devam ediyorsa belki affedersiniz onu.
Adınıza hazırlanmış bir refakatçi kartını onkoloji katma bırakacağım. Geldiğinizde babamın yanında kimse olmayacak. Sizi en azından bir gece baş başa bırakmak istiyorum. Hastanede iletişim bilgilerim var, acil bir durumda bana ulaşacaklar.
Şey, gelirseniz çok sevinirim. Babamın bu dünyadan size kavuşarak ayrılmaya hakkı olduğunu düşünüyorum. En azından yüreğinde böyle bir sevgiyi taşıyarak yaşama veda ederken sevdiği kadının elini tutma mutluluğunu yaşasın istedim.
Biliyorum bu isteğim size çok büyük bir yük. Kabul etmez ve gelmezseniz kırılırım ama size kızamam.”
Mektubu yeniden önce zarfa ardından da çantasına yerleştirdi. Havaalanı eski tanıdığı havaalanı değildi. Uçağın merdivenlerinden onu kentin serin rüzgârı karşıladı. Yüzüne garip bir gülümseme gelmişti. Terminal binasından çıkıp taksiye bindi.
Taksinin aynasından yüzüne baktı. Bunca yıl sonra güzel miyim diye içi titredi. Çantasını açtı, şoföre aldırmadan kırmızı rujunu sürdü, saçlarını parmakları ile düzeltti, belli belirsiz gülümsedi. Bu yaşta ne kadar güzellik kalır ki.
Kentin değişen yüzüyle ilk kez karşılaşıyordu. Eski gecekonduların yerini alan yeni zevksiz binalar, yollardaki kalabalık, mutsuz insanlar...
Kimsesi olmayan bir yalnızlığa doğru artık kendisine yabancı gelen kentin sokaklarını, caddelerini geçip gitti. Arkalarında günlük telaşlan ile caddelerde koşturan insanları bıraktılar.
Hastanenin ölüm kokusu sinmiş soğuk binasının önünde şoförle vedalaştı. Genç kara yağız bir adamdı, tnsanlann artık dini alışkanlıklarından uzaklaştıklarından şikâyet etti yol boyu. Dini bütün annesine saygılı bir kız bulursa hemen nikâhına alacaktı. “Annene gençliğinin intikamını alacağı hizmetçi, kendine de erkekliğini kanıtlayacağın esir dedi cümlesini tamamlamadan sustu.
“Bir şey mi dedin teyze?”
Parayı uzattı.
“Hayırlı günler” demişti ayrılırken.
“Allah şifa versin, yakınınız mı hasta?”
“Sağ ol,” dedi yaşlı kadın. Sonra yeniden sustu. Paranın üstünü aldı.
Yakınım diyemedi.
Önünde devasa hastane binası onu ezmeye hazır gibi bekliyordu. Hastaneye girip çıkanlar, koluna girilmiş yürümekte zorlanan hastalar. Anne babalarının kucağında küçücük bebekler. Kapıdaki simitçi. Dolmuştan inen ve ellerindeki poşetlerden Anadolu’dan geldiği belli olan hasta ve hasta yakınları. Bahçedeki şadırvanda ameliyattaki yakınlarını bekleyen endişeli yüzler. Bahçeyi temizleyen, üzerinde temizlik firmasının adı yazılı formaları ile temizlik görevlileri.
Kapıdan çıkan cenaze arabasını görmese hastaneye girmekten çekinen ayaklan daha bir süre bahçede onu oyalayacaktı. Bu korkuyla binadan içeri girdi. Bu kadar yaklaşmışken yeniden çekip gitmiş olamazdı. Korku, gecikmiş olmanın kızgınlığını kendisine yöneltirken onu beklemeyene de kızgındı işte.
Onkoloji katına çıkıp danışmaya yöneldi, refakatçi kartını aldı. Buradaydı. Kapının ardında. Bu kez gitmemişti.
Katta derin bir sessizlik. Ölüm sessizliği dediklerinden. Arada bir açılıp kapanan kapılar. Sevdiklerini ya da yakınlarını bekleyen insanlar. Bekledikleriniz ile her birinizin ne çok anısı olmuştur? Şimdi bir ömür biriktirdiğiniz anıların sonuna geldiniz.
Onun odasının önünde duruyordu. Kapıyı yavaşça açtı. İçeride yatan zayıf, elmacık kemikleri iki sivri tepeye dönüşmüş, göz çukurları derinleşmiş yüzü hemen tanıdı. O kadar halsizdi ki gülümsemesi bile belli olmadı. Belki de gülümseyemedi. Yavaş adımlarla içeri girdi, aynı sessizlik ile kapıyı kapadı. Birbirlerine uzun uzun baktılar. Adam gördüğünün bir rüya olduğunu düşündü. Ölmeden önce gördüğü son rüya.
Kadın çantasını odadaki masaya bıraktı. Üzerindeki paltoyu sandalyenin üzerine katlayarak koydu. Hastanın başucuna o- turdu. Elini tuttu. Adamın parmakları birer kemik parçasına dön¬müştü. İki avucunun arasına koyduğu bu zayıf parmaklar kalan son gücüyle elini sıkmıştı. Kadın gözlerinden akan yaşlan daha fazla durduramadı. Adamın üzerindeki örtüyü yavaşça kaldırıp yanına uzandı. Şimdi yan yana yatıyor tenleri birbirine değiyordu. Adamın sol elinin parmakları kadının sağ elindeki parmaklara geçmiş her ikisi de yıllar önce gittikleri sinemada yan yana oturdukları koltuklarda birbirlerine değen kollarının bedenlerinde yarattığı o ürpertiyi yaşıyordu.
“Yola çıkma vakti geldi,” dedi adam.
Adamın kulağına fısıldadı ilk kez dudakları yüzüne değerek.
“Geldim işte, buradayım. “
“Yurtdışına senden habersiz gidişim seni korumak içindi biliyor musun? Seni de yakalamalarını istemiyordum. Seni, zayıf ve hastalıklı bünyenin dayanamayacağı acılardan korumak istedim. Seni aramadım, senden uzak kalmak en doğrusuydu. Benden uzak kalırsan unuturdun. Bana kızgınlığın olacaktı seni koruyan. Biliyorum bunları sana anlatabilseydim elimi bırakmazdın.” Sesi yıllardır içinde biriken sözcükleri ağzından çıkarabilmek için son gücünü kullanıyordu.
“Beni hiç tanımamışsın,” dedi kadın. Sitemsiz. Öylesine söyledi. Kızgınlık ve kırgınlıktan hiçbir eser yok.
Sustular. Karanlık üzerlerini iyice örttü. Ah o kalp yok mu? İşte o söz dinlemiyor. Sanki bir an önce duracağı yere varmak isteyen kısa mesafe koşucusu gibi hızlı, nefes nefese.
Pencereden sabahın ilk ışıkları kapalı gözbe-beklerine yavaşça süzülüyor. Camın ardında yapraklarının rengini koruyan bir çam ağacı. Onlar için aydınlığı ince yeşil çizgilere ayırıyor. Çizgiler birer ışık oyunu gibi birbirine sığınmış iki yaşlı bedenin üzerinde dans ediyor. Biraz daha devam edebilse belki yıllar öncesine ışınlanırlar. Çam ağacı bunu çok istiyor. Bu odanın doktoru olsa, yaralara dokunsa. Çam ağacı yaşlı. Görmüş geçirmiş. Halden anlar. Camı açsalar, dalları odaya uzanacak. Görmediler.
Kent yeni bir günün karmaşasına hazırlanmaya başlamıştı. Karanlık göğün üzerinden sıyrılırken ilk araba gürültüleri o dadan yükselen acı çığlıkla birlikte duyuldu.
Odanın kapısını açan hemşire geri çekilip genç kıza yol verdi.
“Başınız sağ olsun.”
Şarap kadehindeki son damlayı annesinin şerefine içti. “Zaman eskidi anne. Babamı uğurlayanlar arasında koluna girdiğim yaşlı kadın için eski bir tanıdık dedim. Kısa bir süre sonra da birkaç kişi ile onu uğurladık. Bu kez de benim kim olduğumu bilen yoktu. Uzak bir akrabasının kızı dedi soranlara apartman görevlisi, bizim de yeni komşumuz.”
“Anne, bana kızgın mısın? “
Berjerden kalktı. Mutfaktaki su ısıtıcısının çıt sesi hazırladığı kahve fincanının sıcak suyu beklediğini hatırlattı.
Kahvenin bile beklediği vardı bu evin ruhunda.
İlkiz Kucur, Birincilik ödülünü alırken.

Gazete Haberleri için tıklayın
Eflatun Gölgeli Kadınlar
Mayıs 2015, 1. Baskı

Kitap bölümlerindeki şiirleri okumak için başlıkları tıklayın.




SOKAKTA UNUTULMUŞ YÜZLER
“sana ne yaptılar”
Attilâ İlhan
Yüzüm eskidi benim. Rüzgar geldi
dal sıyırdı, kum doldu gözlerime,
çöl acıttı, yüzüm eskidi,
dudaklarımın kabuklarını soydular hiç acımadı.
Ellerim bile tanıdık değil,
içimde hep bir ağırlık duygusu
ayakkabılarım
eskimiş, olsun.
Gözkapaklarımı kaldırmasam,
ruhum bir koltuğa gömülüp kalsa
sanki uzaklara gitmiş gövdemi bekler gibi
kımıldamadan dursa
koltuğun köşesinde.
minderlerle çevirsek, ruhum kaçmasa,
ezilmese,
kimsenin sırtına yapışıp kalmasa
döndüğünde dinlendirse onu gövdem
saçlarımı çoğaltsa, saçlarım ruhuma dolansa…
Gözlerimdeki tuzlu deniz sularını
boşaltsa avuçlarıma,
kirpiklerime yağmur damlasa… Çiğ düşse. Arınsam.
ağzımda kötü otellerden kalma acı tatları silse ruhum.
sadece bedenlerin dolaştığını söylemedim ki ona
derim soyulurcasına neden yıkanmakta kızgın taşlarda.
Geceleri korksam artık dar sokaklardan, neon ışıkları
damarlarımdan geçmese,
duymasam siren seslerini
bir kere de uykusuz gözlerle karşılamasam, boyası akmış kızıllığı
kızarmış ekmeğe sürdüğüm yağ akıp gitse parmaklarımdan
kaldırım hizasında demir parmaklıklı penceremden
bir servis dolusu çocuğun bakışlarına karışsa sesim
ruhum tozunu alsa sarkmış bedenimin
bir resimde kalsa gençliğim,
yüzümü unutsalar sokaklarda
SOKAKTA UNUTULMUŞ YÜZLER 2
Demir parmaklıklı pencerenin üst katından
sesim karışır çocuk çığlıklarına
balkonumda kocamın temiz gömlekleri
- asılmadı çamaşırlarım o iplere -
annem babam hiç olmadı,
velisiz kaldım çocukluğumdan
bir adamın karısıyım veresiye bir ömrün yazıldığı
borç defterinde ördüğüm danteller,
üstü karalı
liseden terk bir sokak düğününde
doğru cevabım yoktu, parmak kaldıramadım
üzerimde geçici gelinlik, son güzel fotoğrafım.
üstelik ürkek kirli beyaza uyanmaktan korkarken
ellerim sertleşmiş, tahtaya dönmüşse
nasıl narin sevişmelerden kalırım
rahmime tutunan oğlumun ilk hücresine
yaşlı kadınların hamuruyla yoğruldum,
sustum, sesimi unuttum, yoruldum sustum
tek tek uğurladım avlulardan yaşlı kadınları
yaşlandım, sesimi aradım,
iyi bilirdik dediler, oğlum uzaklarda,
sesimi bilemedim, çığlığım hiç olmadı
bir tek boyalı saçları seyrelmiş bir kadının
şarkısını duyardım,
içlenir korkardım susmasından
kötü kadınlar susmazmış dediler,
sesimi unuttum, saçlarım rüzgarsız öldü,
oğlum saçlarımı göremedi
SOKAKTA UNUTULMUŞ YÜZLER 3
Tutunduğu bedende ki canı kan yapıp götürdü
gördüğü o soğuk parıltı
annenin göğsü sandığı metalin
çelik dokunuşlarıyla kazındı
yumuşacık uyku
hayatı anlatılmadan yüreğine, göçüp gitti
yanlış zamanda doğru yerde duranlar
korosundan
kentin pisliklerinde unutuldu,
bebek yüzü sayılmadı gözleri, kalbi atıldı
faili meçhul değildi, narkoz uykusundaki acıdan
sebebi belli cinayetin
siyahlara bürünen bir kadın
kalabalık sokaklarda
yürek kanaması,
suç ortağı bedeninde kuruyan pişmanlığı
gece uykularından gelecek sesiz çığlıklara hazır
hiç yargıcı olmayan duruşmalarda
doğmamış çocuğa bağlanmaktan
ağırlaştırılmış müebbette
SOKAKTA UNUTULMUŞ YÜZLER 4
yeni kadınlar yarattım, suretleri olmayan
yüzleri harflerini taşıdı, Ugarit’ten buyana
bildiğim
tüm alfabelerin ve dünyanın bütün yaşlarının
sona varamadan kaybolup gitti kimi
kiminin ağrılı kasıklarında soldu yüzleri
eski evler çürüdü, yazlıklar döküldü ilk yağmurlarda
unutulup gittiler birkaç satır arasında
dizleri çamur, gözleri kanlı, elleri yok kadınların
bir şeriat hükmüdür
sorulmayan, sormayan adlarıyla
yarım kalmış o leke, tuvalden akıp giden
N. Ç.
Son nefesini nasıl tutarım göğsümün bilmiyorum
Karanlığa çıkılan yolun kederi mi?
Ya da yaz biterken bıraktığım benim sesim mi?
Ayrılıyorum kendimden ötesi yok
Ellerim son kez dokunuyor yüzüme
Gözlerime saklıyorum kendimi
Beni görmesinler
Duvarların üzerinde sarı gölgesi çocukluğumun
Şehrin çamuruna yapışırken
Başkalarından alınmış ödünç bir hayat
Kendini nasıl düşürür kitaba
Yaralı ay damlıyor
İnce sızılar aktığında karanlık yollara
Gece mavisi hüzün ıslaklığı yanımdaysa
N.eden Ç.ocuk oldum ben anne
Bir çığlık bile olamazken hayata
EFLATUN GÖLGELİ KADINLAR
"Katibin avlusu hem dar hem geniş
Ben yatsıya gidem öldüren demiş
Üç tane canavar bir gelin yemiş”
Eskişehir Türküsü
KÜÇÜK BALIKLARA
Hangi balık yaralı bir kalbi taşır ki
Küçük ve aykırı öykülerde
Islak günlüklerin boşluğu kararmış zamanlarına
Şahmeran bakışlı suskunluklar
Kalabalık bir karartıyla savrulur
Dip sürgünü unutkanlıklarda
Ne okyanustan bir anı yeşeren bahardan uzak
Ne de örtünün altındaki gölgeden
Med-Ceziri hayatın
Geceden kalmış batık bir yürek
Yosunların çürük renklerine yaslanmış
Dumansız rüzgârların acıttığı
Şişenin içinden çıkınca tarih
Bir taş atımı sekeceksin
Boğulup gitmeden önce
Hani unutulmuş bir şarkının
Yılları geri getirmesi gibi dudağında
Bilmediğin bir dilde bulduğun gençliğin
Ağlarken aniden
Yaz bitmeden
Benzerini aradığın korkularınla karşılaşırsın ya
Korku kardeşliğidir susmakla öğrenilen
Derin kuyulara sesini kapatan yüzün
Magmadan taşan ateşle yansa da sustuğun da
Her harf ince çizgileriyle gömülür pullarına
Bir balığın sırtına yüklenmiş umarsızlığından
ISLAK BİR KENTİN ACISI
uyku demleniyor cellâdın gözlerinde
isyanı bitmiş hayatların sahibi
sırmalı ölümler yaratırken,
meydanların saflığı dökülüyor geceye
ayak seslerinin suskun izleri dolaşıyor
gecenin en bakir anında
ıslak sokaklar kadar yorgunum
bulduğum ilk ağaca dayanıp
kendime bakıyorum
perdeye saklanan gölgemden
ses ve karanlık dokunuyor
kentin omzuna
kısaltılmış öyküleri ararken
acının kutsanmış heykelleri
az sonra deniz yaklaşacak
yıkılmış iskelesine tarihin
ıslak eteklerine takılıp kalan zamanın
göz kapaklarını kapatıyorum bu yüzden
bu gece kent ve ben
aynı yağmurluğun altına saklanıp
kayıp hayatlarını arıyoruz
kolları arkadan bağlı günlerin
BEN ÖLDÜM ANNE
Ah o sabrın bitmeyen direnci
Sanki bir taşa kan vermek gibi kalbin atışında
Dağlardan akıp gelen suyu
Özlemin yıkaması gün ışımalarında
Gözlerimde her sabah bıçak yaraları
Canım acıdı dedim, ruhum alındı
Parmak uçlarımda soğuğun sızısı
Papatyanın ortasındaki sarıya çizdim yüzünü
Beyaz yapraklara sarılıp
Sorulardan koruyorum yalnızlığını
Masallar mı yalancı çocukluğumuz mu kandırıldı
Savrulup giden toz bulutlarında
Küheylan atlara sorma
Yılkılığı hangi rüzgâra dağıtır.
Bir annenin sözlüğünden öğrenilir
Hep o korkuyla beslenen acı
Beklemenin sabrıdır biter siyahî bir gecede
Sesi kısılır hayatın ve kan çekilir yıldızlardan
Ben öldüm anne, günlerimi saklama
Üç gün mü desem üç ay mı desem
Hayat yok artık falımda
EFLATUN GÖLGELİ KADINLAR
-Töre cinayetlerinde ölen kadınlara
zaman suyu girince çocukluğumun damarlarına
derin kuyulardan çıkıyor doğu
oturup köşesine tarihin, kehribar bir tespihten
soruyorum
yaptıklarının
hesabını
sıcak közleri deştiğinde o uzun maşayı tutan elim
zılgıtlardan yaralı bedenime devriliyor
kumların acısı
kararsız anılarla doğuyor yeniden ve yenilen bakışlarım
kırılan tabletlerle ödüyorum borçlarımı
Asurlu tüccarların sevdasına
İştar, bütün doğumların acısını taşırken
korkunun tufanından koruyamadığı
kadınıdır
Fırat’ın suyunda biten çocukluğun
aynı kandan erkeklerin çamuruyla örülürken saçları
ne olur ki eksilen kirli ruhların şehvetinde
kan izlerine vurmadan gece
ismini karda bırakmış genç kızlığını bozuyor
eflatun acılarla batan güneşi karşılarken
uslu yıldızlar kapıyor gözlerini
Bereketli Hilal’in kuruyan sularında
kırılgan gölgelere vuran ölüm, unutsun kadın adlarını
ay kızıl izlerini bırakırken
ağaçların küçük lekelerine
karanlık, bir gaflet anında açsa ansızın kapılarını
baharat kokulu gelinlikleriyle girse
sevdanın güzel yüzlü kızları Şehrazat öykülerine
KİRAZ ÇİÇEKLERİ
saçlarım sis bulutlarında dağılmış
şarkıların sözleri eksik
belli ki bir tanrıçanın soğuk bakışlarında
durdurulmamış savaşın yaralı gözleri
kıyıları çıkartılmış kayıp denizlerde
yüzlerce küreği çeken kadının sancısı
ne bir kavgaya borçlu ne de
dalgaların savurduğu
gençliğin hırçın gelgitlerine
siyah tüllerin ardında gözleri yoksun bir esir
kendi savaşını yakmış, dönüşünden korktuğu
uzun yolculukların yorgunluğunda
durdum. ardımdan gelen ayak sesleri
elleri ceplerinde bir çığlık
toprağa karışmış aşkların tozu
gölgesini bırakıp görünmez olduğunda
kıvrılıp yatar mı o karanlık serinliğe
adlarını bilmediğim rüzgarların
güneşi ıslatmak için kırmızıya elvedası
bir parantez arasına girmeyen
hayatın bedeli, ince bir sızıntı
sonsuz biçiminde hataların yalan kahramanı
bir kadının suladığı toprağında
eksik bir şarkı sözü gibi unutulan kopmuş bedenler
ve
bahar kokulu kızların ellerinde kiraz çiçekleri
bir günlük hayatın bedeli gibi renkli kanatlara
SU
Buket Uzuner’e
Kayın ağacına bıraktım gölgemi
Yaşlı bir kadının bohçasındaki ay
Söğüt dalının ince narin dalları gibi
Okşuyor suyu, gözlerim akıyor suya
Gece kuşları yıkanmış
Bütün efsaneleri anayurdun yorgun
Gök düştü yer yarıldı ben oldum
O ateşin kavurduğu
Korkak ve yalnız noktasında toprağın
Rengi soluk kuru otların altında
Biten bir ömürden elma düşmedi payıma
Kulağımda suyun sırrı
Kullanılmış zamanlardan dökülüyor
Çatlamış kurşun sızısı
Törenlerin suskun yüzünü çiziyor ayna
Sırrını kanatan bıçakla
Yaz en öldürücü Temmuz’un yüzü
Bütün uğultular kesildi
Kayının iniltisiyle sustu gece kuşları
Karanlıkta kaldı ay
Son söylediğim BU olsun
Ateş böceklerine bıraktı yerini yıldızlar
LADES
öldüğüm de sorularım kalacak
kimin kapatacağını bilmediğim bakışlarımda
son bu muydu?
dudaklarımı paslı kilitleriyle uğurlayın
dört bin yaşını aşmış bir tabletin
harfleriyle çivileyin ellerimi
yanık kokulu zamanlardan önce
kozalakların savurduğu tozlar uçsun üzerimden
gölgesi düşünce ölümün şiire
acılar demlenmiş olmalı
suçlamaların ağırlığı çaresiz savunmalar
bir delikanlının gözlerinde ki korkunun adı
kirli beyaz anılarıyla kim bilir belki de hayat
benim kaybettiklerim aklımdayken
son sözünü söyledi ölüm lades
ÖLÜLER KİTABI
“süt çocuklarının ağzından sütü uzaklaştırmadım”
Ölüler Kitabı
KİRPİKLERİM
Uzak izleri taşıyorum kirpiklerimde
Yenildiğimi duyurmadım
Sırlarımdan gizledim
Mavi kanatlı kuşların sessizliğinde
Karartılmış geceler sürülüyor, buruşuk
Ve müsvedde bir hayatın
Çöpe uçan sonuna
Birikmiş yanılgılar yığını dostların
Teğet dokunuşları, kısa buluşmalar
Gece yine gece
Kazayağı çizgilerime yerleşen
Beyaz yorgunluğunda kış gibi
Açlığın nefesini alıyor sokaklar
Göğüs kafesindeki yalan alışverişlerle
Kirlenmiş bulutlar mı besleyecek
Şiiri
Ne çaldık diyorum
Çocukluğumuzu unutup
Çocuklardan ne çaldık ki
Ay tek başına kaldı kulakları sağır
Ölüm damarlarıma girdiğin de
Geceye bakmadan yakalanıyorum.
Kirpiklerimden tanıyorlar
Uçlarında birer yağmur damlası kaçırmışım
Kurumuş tendeki yaralara
Ateşe uzanıyorum başımı eğip
Söndü işte bak bütün yıldızlar
Sessizlik boyun eğmeden ıslanıyor
O resim kalsın, yapraklara gizlenen yüzünde
Şimdi sararır sokaklar umutlarını göm
Ve zeytin ağaçları kök salıyorsa korkma
Uzat elini ateşe
ÖLÜLER KİTABI
bir damla kan düşerse
unutulan yaraların izinden
sabah temizliğine kalsın
kırık aynaların uğursuzluğu
ölüler kitabının sıradan sayfalarında
sararmış küflü kâğıt kokusu
bakışların konduğu aynadan sürülen
karanlık koyu bir sır
düşen yıldız kılığında Hades
toprağı delip geçerken yokluğun
paslı raylarda ezilen yalnızlıklar
bir direğe mahkûm uçurtma özgürlüğü
gözlerinde dalıp gitmiş çocukluğum
anne yokluğu çoğalıyor
kuzey yıldızı terk ettiğinde
uykularımı
gecenin koyuluğuna sarılıyorum
duvarları yıkılan bulanık kentlerde
kaybolan gölgemi bırakıp ufuk çizgisine
sıradan sayfasını kapatıyorum
ölüler kitabının
kirpiklerim dökülüyor
kulağımda bir fısıltı
yaralı masumiyetini yitirmiş
geçmişin sabahlarından işaret
özür diliyorum sözcüklerimden
çoğu yüreğimde nefessiz kaldı
boğazımda düğümlenen
yarım yamalak heceleri gömdüm
suskunluğumda boğuldular
gözyaşlarımın muhbirliğinde
yalnızlıktan önceki günlerin
derin karanlığına yuvarlıyorum
güzel anlamlarını harflerin
silik satırları okunan son sayfada
şair yüzlerinden alıntı hüzünler kaplıyor
yeni baştan çıkılan yolları
KIRDIĞIM ASLINDA KALBİMDİ
bir boşluk olsa ayrılışım
asırlık çınardan alsam
sabrın sırrını
dayanabilmeyi ve
kendine sürgün olmayı
uzuyor işte yine günler karanlığımın üzerine
imlâmdaki tek işaret değil miydi soru
sessizlik hükmünde kaldığında gözlerim
çekip çıkardım hayatın dikenlerini
sırlarımı azalttı yolculuklar
bir ben kaldım bilinmeyen
kırdığım aslında kalbimdi
beni bırakıp giderken
biriktirdiğim bütün gölgelerden
yollardı sorumlusu unuttuklarımın
öyle durmasalardı karanlıkta
çekip almazdı bataklıklar
içime gömdüğüm anıları
karanlığı bekliyorum
koptuğum bedenden uzakta
taştan toza döndüğümde
sabahın ilk ışıkları dökülecek
yalnız bir yontunun sedef tenine
SİS TOPLUYOR RUHLARI
yorgun taşların ateşinde
akrepleri saklayan narçiçeğinden
zehrin kırmızı tadına döndüğün de yüzün
sıcağında unutur seni an
gömleğini hangi korkularla ıslatmışsın
bilemem.
sana bıraktığım tarihle bağladım bu kenti
bir şiirin üzerinden
kaçtığın günleri koy yanına
sorusuz yalanların ezberinde
anason kokulu yorgunluğum
yıldızların ışığı açık
kent nasıl da karanlık oysa
gökle yerin arasındaki
sis topluyor ruhları
siren sesleri yaklaşırken ömrüme
dudaklarımda katledilen harfler
boynumda bir yılan, ben kötü olmalıyım
öfkemin erken saatlerini boğdum
sustuğum an bitirdim karalama bir hayatı
ne hesabım var ki borçlanabileceğim
gölgem yarım ve soluk
hem biraz da sen değil miyim?
AŞINMIŞ BİR TAŞ
suyun karanlık kucağına indim
bütün acılarımı yıkadı tarih
batık aşkların elleriyle
aklandı çekip gitmeler
tünelin sonu gibi parlak bir noktaydı
gözlerin
kendimi kandırdım
ay kayıp
korku, rüzgarın sesiyle giriyor
açık kapıdan geceye
Artemisia ile aynı topraklardan
çığlığın tanıklığında
bütün gemilerini yolluyor karanlığın
aşınmış bir taş hayatım
bu bulutlar yeşile çalsın diye
kayan yıldızlardaki yüzümün acısı
cinayet anlarının boğuk seslerinde saklı
ay büyücü bir kadın
titreyen bedeninden doğurup
örgülü saçlarını sarıyor
bir ömre biçtiği zamanın
gece, yeraltına sakladığın
uykunun ve ölümün yanına gönder
yalnızlığımı
İda’nın gölgesine sunulsun sesim
İSİMSİZ KAPILAR
sıcağını kucağında getirirken geceye
yaz
uykumu bölen bütün kesirleriyle
kentin bıçak gibi inişi göğsüme
girip çıkıyorum kapılardan
ne benden önce gelmişsin ne de ardımdan
aradığım ne
hangi yokluğun peşinden sürüklenişim
kıyılarda bir dalgalık ayak izimi bırakıp
derin çamurlarında kaybolduğum
bütün kentlerden izinliyim
martı çığlıkları, vapur kaçıran telaşlarıma inat
omzuma konan serçe dokunuşu oğlumun
kırık sesli blues ağlamalarında
hüzün bir zenciye saklıyor anlamını
bütün kentlerin meydanlarında yakalanıp
tutuklu günlüklerinden siliniyorum
suyun sesine vuran dolunay gölgesi olmalı
o güzel yüzlerin yansıması
siz yakamoz dersiniz ya yanık tenli temmuz da
ben ıslak soğuklarında kalıyorum sokakların
bundandır diyorum
külleri savrulmuş çığlığımla
kapatıp çıktığım kapılarda isimsiz kalışım
GÜZ GELİYOR
- Gezi’nin güzel çocuklarına
zamanı geldiğin de giyeceğim gömleğe,
ölü süsü verilmiş bir intihar işliyorum şimdi
bir ses gelecek kollarıma, kollarım yıkılıp kalacak
dokunduğunda gece mavisi bir kuş
eylül susacak,
eşkıya yollara yazacağım
mendilini kaybetmiş tarihi
sus diyor bezirgânlar sus
uykumu kana bulayan düşlerime.
bütün balkonlarda düşmeye hazır gölgeler
sonbaharın renkleri gibi yüzleri, kuru ve sarı
sıcak kek kokuları
kapı altlarından kaçmaya hazır
çocuk seslerini kesmiş ağaçsız meydanlara
dizelerini çalmak istiyorum şiirlerin, açın ben geldim
güneşi sakladım, ay da kaldım uykusuzum
bundandır sarhoş naralarından çarpıp dökülmem
yollara
güz geliyor. terleri soğudu ölülerin
yağmurlarını saklayan gökyüzündeyim
ters lale gibi akıyorum avuçlarına ülkemin
derin nefeslerini tuttuğunda sokaklar
ben uyurum, yeter ki
sıcak bir ekmek bölsün uykusunu
o güzel çocukluğun
KİMSE YOK MU?
yalnız ve korkutucu aşkların
ayak izlerine düşen
kaldırılmış suretlerin ardından koşuyorum
yokluğun yanından hiçliğe
tek tek yıkılıyor gökyüzünün basamakları
bütün depremlerin ardından
kimse yok mu çığlığı
sessiz yanıtlar veriyorum tarihe
yalnızlığın duaları okunmuyor ki
sözcükler sıkı sıkıya kapatmış perdelerini
sular karanlık,
uçuşan küllere takıyorum bir bir düşlerimi
sayfalarım
yanıp gitmeli böyle gökyüzüne
sustum işte, büyük harflerini yutup sözcüklerin
gözyaşlarımı bıraktım şarap kadehlerine
dallara yetişse diyorum boyum
uzanıp koparsam kendimi kurumuş dallardan
ömrü yetmeyecek baharlara
yapraklarımın
sonsuz kere sen vuruyorsun
köpüren cümlelerin ateşindeki yalnızlığa
kıvrılıp kaldığım yerde sönmüş yüreğim
al, kuytu gecelerin sesini veriyorum
belki bir deniz kokusunu özlerim artık
gölgeler cehennemine sakladığım karanlıkta
MENEKŞE
“Sen bu şiiri okurken ben belki başka bir şehirde ölürüm“
Behçet Aysan
MENEKŞE
-Sivas’ın yanık kokulu çiçeği
soğuk, anlardı acının küskün ellerinden
avuçlarımdan dökülürken yüzün
çığlık izlerinin suretini silen
sesim, ah benim karanlık gecem
hercai tozlarıydı düşlerimin
kırık bir çizgide bıraktım yaramı
zamanım bitiyor günlerin seyyah
başıboşluğunda
çocukluğumu gömdüm anısız geçmişimi
hayat, şehrin en kör zamanında çaldığım
kapı şimdi
suyu çekilmiş bir havuzun sonbaharıyım
üzerimde ağaçların ıslak örtüsü
kışlarım akşamın buğulu sandığında
uysal bir gölge gibi uzanmakta
bir sır perdesini kaldırıyor
yağmur sesinden çalınan şarkılar
biriktirdiğim sözlerle vurulu bedenim
beni bitiren öykülerde
korkunun en ağır makamı
menekşe rengi bir hüzne karışıp
is kokulu sokaklarına dağılırken kentin
çocuktu dumanını soluduğum yaşım
ATEŞ
genç bir kızın gözlerinde
temizdir kar
kara düşlerin yerine konan incelikle
ay çıkar, ateş sarar yalnız bakışlarımı
o anlar
mahcup bir gülümsemeden kalan
sessizlikte
rüzgar sızısıdır küllerin içindeki son köz
bir senfoninin tanıklığında akşamların çığlığı
gök ve suya sarılmış kuşlardan
gecikmiş imgeler gibi telaşlı
duru ve suskun ateşin sıcaklığında
kar erimesi temizdir
dingin dalların ucundan
kırılmış bir boşluğa akışında hayatın
buzulun üzerindeki güzellik
ateşin korumasındaki kuytudan armağan
OĞUL
tüm harflerimi karaladım
bütün seslerimi
ellerimi
derin sessizliğindeyim şimdi
ıslak ve mavinin
çığlığım kalmadı, dizlerimde kalın kabukları günlerin
sorduğum sorulardan geçip gitti
sonbaharın ödünç güneşi
kalbimde kentlerin ölü durakları
son taşını atmış kaldırımlar
üstünde sarı bir leke
rüzgarın fısıldadığı
babasının gözlerinde bir oğul
aktı akacak tutmasa elmacık kemikleri
zayıf bedeninden geçen şarkılarda
tütsülenmiş ninniler unutulmuş,
düşlerin uykusu dinmiş
camların buğusunda parmak izleri
sonbaharın kaçtığı renklerde
kirli bir telaş
suskun karanlık sularında korkuların
gemiden atılan gölgesi gibi
bir oğulsa beklenen gece mavilerinden
babalar saklar uğultulu ay ışığını
ŞAHMERAN ACISI
yasemin kokularını sakladığım gece
saçlarım sis bulutlarında dağılmış
tanrıçanın soğuk bakışlarında
unutulmuş savaşın yaralı gözleri
kıyıları çıkartılmış kayıp denizlerde
yüzlerce küreği çeken kadının sancısı
ne bir kavgaya borçlu ne de
dalgaların savurduğu
gençliğin hırçın gelgitlerine
siyah tüllerin ardında
kendi savaşını yakarken
gözlerinden yoksun bir esir
uzun yolculukların yorgunluğunda
zaman çoktan vurdu kendini
mermer sokaklarında o eski kent
gölgesini bırakıp görünmez olduğunda
ruhum kıvrılıp yatar mağara kuytusuna
Şahmeran öykülerinden kalsa da acısı
sepetinden kıvrılarak çıkan ihanetten biliyorum
tanrısı yok ayrılığın
Seni unuturum diye durmuyor titremelerim
Islak soğuklarda kalıyorsam bundan diyorum
Elleri ceplerinde bir gölgenin
Hangi ayak izine düşsem
ayak sesleri ardımda
İlk takısını taktığında tarih göğsüne
İlk acısı kadının, rahminden kopan savaşçı
DİLENCİ YALNIZLIKLAR
kaçak seslerin çarptığı
merdiven altı hayatlarda
ayıp mı rüzgara ödünç verdiğim saçlarım
sen uzak dur buralardan
aynanı tuttuğun camlardan geçir adımı
kalın duvarlı bahçelerde kaldım
dalım kırılmış, başım dönmez artık
gözlerime yansıyan ışıkta
kayboluşum olur toprağın kımıldanışı
toz bulutlarıyla silkelenirim pencerelerde
öğle mahmurluğunun saatlerinde çalar
kasaba bandolarının başıbozuk ayarları
sen uzak dur buralardan
o mutsuz evlerin kanaviçe uykularına
kara büyüleriyle girer dilenci yalnızlıklar
güzel öyküler yazan danteller serilirken
katli vacip kadınlar uğultusudur hayat
sen uzak dur buralardan,
giden ol nedensiz
üzgün gözlerin olduğunu sanıp
belkilere sığınayım sözlerin kirlenmesin
sen uzak dur buralardan bildiğin bütün cevaplarınla git
ben saklarım sorularımı ölmezler
bir kayaya işledim kendimi soğuk acıtmaz
sarı çöl sıcaklarını giyerim
ay tutulmasa da karanlık,
gecenin örtüsü işte
sen uzak dur buralardan ben kalırım
ŞAMAN TÖRENİ
Ateşin alazıyla kutsanmış yüzüm
Elden ele geçirip suyu
Kötü ruhları kovuyorum
Ay ve güneş arasındaki zamanda
Yüce kamlar arıtıyor
Dallarda sallanan umudun sesini
Rüzgâr küllerini savursa da geçmişin
İçimden bir nehir geçer
Su izi döner bulutlara
Gün sıçrar
Belki bir kız çocuğudur
Uzak ülkelerden beklenen
Anne karnından ödünç alınmış yarına
Yaşlı kadınların kokusu siner
Ben kaçarım derin nehirlerden
Denize bensiz ulaşır sular
Mağara kavuğudur ki yurdum
Ateşin dansıyla uyanır
Aysız geceden
PANAYIR YERİ
Nasıl da direnir o son yaprak beyaza duran kuru dallarda
Göçmüş anıların soğuk yalnızlığında kış
Gizlice içilen sigara izmaritinde erimiş
Uzun paltosu eskimiş bir adam
Bakışlarında kimsenin olmadığı
Bir annenin kayıp iç sızısı
Sabah, kente bu parktan girerdi,
Dallarını sallasa yapraklarından ıslanır sokakları
Kuruyan yaprakları çiğneyen adamlar
Fısıldar kulaklarına gecenin soğuk sırlarını
Grileşen toprağın üstünde karanlık kâbuslar
Uzun paltosunu giymiş adam, bedeni yamalara eklenmiş
Şalteri kaldırır metal bir şarkıyla başlayan gecede
Çocuk hayaletleri kaçırır yıkıntılardan atlıkarıncalar
Bir okul önlüğünde saklanır masumiyet
Kurşunlanmış topraklardan gelen panayır yeridir hayat
Gizlice öpülen bir kızın dudağında antlaşmaların mührü
Uçurtmalar doldurmuş gözlerindeki bulutları
Uzun etek, eski moda bir şapka, bir çift eldiven
Bir de Lili Marlen Kaptan’ın dizelerinden ödünç
Kahverengi paltolu adam yıkılmış duvarların toz bulutu
Bu parkın her mevsiminden bir yaprak kitap sayfalarında
Gizlice geçilen sokakların korkusu kirli ampuller
Bütün savaşlarından çıkmış dünyanın, bütün kamplarından toplanmış
Aradığı tek bir kadın, bronz bir heykel gibi kırmızı halılarda
Cebinde saklı zafer işareti bir sapan ellerini kaybettiğinden beri
Kimliğinde adı olsaydı eğer, bütün acılara değerdi
Suskun bir barışa akıttığı gözlerindeki nehirler
Uzun paltosu barut kokulu adam
Bir annenin kayıp iç sızısı, kuru dalların son yaprağı
Yıllarını sırlarında saklayan o yaşlı gövdeden
Sokak lambalarında kaybolan kar taneleriyle birlikte
Ağır ağır süzülürken toprağa, hayatın son dansı
Yıpratılmış zamanlarda savrulan örtüler gibi beyaz
Ayağında ince yaralarıyla panayırın tel cambazı
BİR KADIN DAHA ÖLDÜRÜLÜR
Hayat bir yaz gibi gider yasemin kokusundan
Aklımda zor sorularıyla soğuk kış kalır
Üşümek böyledir, düşlerinden alırken huzuru
Sor belki de bilirim bu kez nasıl kalmışsa aklımda
Gözlerime düşen kızılyaprağın adını
Susmak öğretilmiş isyana küs kalbime
Bütün gidişleri uğurlarım
Pencere önlerinde karanlık sokaklarla bakışırken
Bu tevekkül yakışır mı hiç gözyaşlarıma
Anılar saklanır duvar diplerinde
Tozları alınmış fotoğraflar sararır
Mevsim soğuksa, korku bir rüzgârın ıslığında
Yaralı pervazlardan girer içime
Kar yağar isli kömür kokusuna kentin
Kirli adamlar çalar kapını gittiğini bilmeyen
Odanda yarım kalan sigaranın izinden
Düşlerini tutuklar anıların
Sesini saklarsın bütün kaçaklardan
Balkonları kaplayan
Temiz çarşaflarda kurutulur gecenin kiri
Yorganın çekilir başına,
Bir ölünün üzerinde okunur
Yaşadığın günlerden kalan haberler
MERMER BEYAZI YÜZLER
ay en ince halini saklayınca gölün karanlığına
kırmızı pabuçlu kızlara koşuyor çocukluğum
alacağına, vereceğine yeterken masallarıma
rugan rüyalar buluyorum sandıklarda
terk edip gidiyorum sabahları
rıhtıma yanaşan gemiye tutunan
yosunların
başını döndüren yeşil ölüm
dalgalarını vurup geçiyor üzerimden
efsanelere yakalanıp
yerin yedi kat dibine sürüldüm
kirli sırlarını yüklendim hayatın
ülkemde son akşam yemeğini yerken ihanetler
gecenin sesleri geliyor kısacık bir anı vurmaya
mermer beyazı yüzlerin yurdunda
çöl rüzgarı yutuyor sözlerimi
başını alıp giden sonsuzlukta gölgeler
dağın ardında bir şenlik ateşi gibi
yalnızlık kendi kederini taşımış
çiçek tozlarına
siyah bakışlı kuşların kanatlarında kadın çığlıkları
sırlı öykülerini kırıyor kanlı kralların aynası
yalnızlıkla bakışıyorum şimdi yalansız
ölü çocukların yurdunda
sokak çalgıcılarının saatini çalıyor bütün meydanlar
uzat ellerini artık güneşin ey kızıl rengi
BÜTÜN BULUTLAR ÇEKİLİRKEN SAHNEDEN
toprağa sildi ellerini önce, tanımadığı avuç içlerindeki yaralara bakıp
yüzüne sürdü kabuklarını dünyanın, dünya ki ondan çok uzaklardaydı artık
suyun yüzünde son suretini unutmuşken acıları,
antik dünyanın tanrıları dizildi
bütün savaşların kışkırtıcıları yeni yüzleriyle selamladı insanı
kazanılmış zaferlerin kanıyla kutsandı kentler
toprakların tozlu yollarına sürüldü defne ağacının kurumuş dalları
uyku derin kuyusuna saklandı Efes’in, bir köpeğin sesi kesildi
kırıldığını duydu gülümsemeler, yüzlerinde kanı çekilmiş dudakların
artık atılacak çığlıklar çürüdü çoktan terk etti sizi tanrılarınız
kutup soğuklarına sarının korkularınızı şimdi bütün üşümeler içinizde
önce günleri kaybetti bellekleriniz sonra mevsimleri ve ayak izlerini geçmişin
yıkılan her güne umutlarınız vardı ya, ya da siz vardınız nasıl olsa
bir mezarlığın ortasında duran gölgenizi unutup giderken
yeniden başlamanın tembelliğinde ölü çocuklara susmanın bedeli
yanmış yüzleşmelerinizin gecikmiş pişmanlığında unutuldu
mutlu kokularınız karışıp gitti karanlığa, eriyen tenlerinizde kömürün acısı
tarih silindi müfredattan….
kumdan kaleleri yıkıldı Alamut’un, büyülü bahçelerin altında gizli dehlizler
bütün yolların altında akan kan.
bir yanılsamaydı Dünya.
susuz nehirlerinde unuttuğunuz barış gözkapaklarımın altında
derin uykularınıza yolluyorum sizi, son en yakışan sözü oldu hayatın
bütün bulutlar çekilirken sahneden
YABAN MERSİNİ ÇIKMAZI
yaz bütün sıcaklığını giydirirken
gecenin en son saatine
saklı terlerimi bırakıyorum, solduğumu görüyor karanlık
tozlu buğusundaki geçmişin eriyip giden yaralar
ölü gözleriyle camların ardında artık
siyahlaşmış saatlerinde parkların
ağaç gövdelerine saklıyorum kendimi
sabahın ıslak habercisiyle uyanıp
gövdemi sarıyorum yalnızlığıma
omuzuma dokunurken yaralı tanrıçanın eli
bir çocuğun gülümsemesini doğuruyor kadınlar
bir çocuğun bakışı donuyor
ellerim bana yabacı
ellerim uzak
hangi ağacın arkasına saklasam gölgemi
ayın kayıp rengi akıp gidiyor avuçlarımdan
suyun kıyısında kıvrılıp kalmış bir unutmanın
bedeli diyorum hayat
sokak lambalarının altında kaybolup giden
bir kente giriyorum
sessiz ama ürkütücü kovuklarını soruyorum
“yaban mersini çıkmazı “diyor yaralı tanrıça
buradan döneceksin tarihe
uzun solukları peşinden gelecek
kaybolsan da senindir artık yokluğun
Eflatun Gölgeli Kadınlar - kitap tanıtımı
Sayı: 75, Tarih: Temmuz / Ağustos 2015
Sayı: 75, Tarih: Ağustos 2015


...
Ama Ben İlkizim
2011, Genişletilmiş 2. Baskı

Kitap bölümlerindeki şiirleri okumak için başlıkları tıklayın.




“Söz gibi intiharda bu yüzden
tarihin tam içinde işliyor“
Ahmet Oktay
Bölüm 1 Ortaçağ Kentleri’nin Ders Notları
İZLEĞİNDİR ŞİMDİ SENDEN KALAN
esmerliğini savunur saçlarında rüzgâr
sen denizi görürsün çocukların gözlerinde
gemileri yakılmış,sokaklarda bulaşıcı bir yalnızlık
meydanlarında kırmızı ışıklar akan
çıplak bir kenti ararsın,
merdivenlerinde binlerce gökyüzünü kucaklamış
her basamağında bir sonbahar, ardına kışı düşmemiş
Osmanlıdan kalma bir alışkanlıktır
gölgeni yavaşça katlayıp kaldırırsın yaşın silinir
önceden de yoktun, yanlış görülmüş bir düş gibi
atlaslar yakılır yeni baştan kurulur denizler
nehirlerin yataklarında yüzyılların gelgiti unutulur
donanmaları yakılır kıyıların, genç kız ölümlerine adanır
suskun kadınların dudağına sürülür kara bir nişan
bir acayip sorudan düştün sayılır
HESABI VERİLEMEYAN YALNIZLIK
I
sokaklarında yürüyemediğim kentlere ulaştım
benim olmayan izler vardı aynalarında
yeryüzünün tüm başkentlerinden uzak
dostları sordum, ölen dostlarımda oldu, zamanı geldi
şimdi onları unutalım
boyunlarımıza altın teller asıldı
dikenli ve kanlı boyunlarımızı gösterdik
yeryüzünde verilmiş ve verilecek olan tüm nişanlara
zayıf elli bir kız taktı onu, bir şeylerin şerefineydi
oysa sevgililerimiz vardı:
-tarafımızdan özlenecek ve her şeye karşın
hesabı verilecek bir sevgilimiz olmalıydı-
kalemini hokkasına batırdı yazıcı:
dosyalar kapandı çoktan, kapılar kilitlendi
/kilitler eski bir kaleden dökümlü/
II
her saat başı yeni bir gölge düştüğünde
tüm utanmışlığı ile bedenimin
sarıldım, odama siyah yorgunluğu ile giren güneşe
unuttum mevsimlerle yaşamayı çam ağaçlarında
sevdiğim tüm adlar gibi, kentleriyle birlikte
izin verdim, yeryüzü kovuklarında gizlenecek yalanlara
tüm yollarını açınca yalnızlığımın
GECENİN ÖTESİNE GİZLENEN
I
bana en uzak tutkularını getirmişsin, ulaşamam yollar çok ıslak
uykuları çalan bir çocuk gibi masumdun
üstelik suçluydun, şarkılar çalmıştın
garip aletleriyle gelen gezgincilerden
yine de bırakabilir miydik rüzgarda sallanan eski fotoğrafları
II
suları düşün bir kez, yolları ne yakın düşer ölüme
ya da eski ir kente sür, yalınayak gelmişse unuttuğun yüzler
mutlak sarı bir çiçek bulacaklardır sulara ilişmeyen
III
/oysa İsa’yı biz doğurmadık mı, çarmıha da gerdik
yine de yargılanmadı bedenlerimiz cehennem ateşiyle/
IV
bana en uzak tutkularını getirmişsin
deniz kıyısında intiharlarla süsledik ölümü
ulaşamam
ÖLÜMDEN ÖNCE
yüreğin unutulduğu eski bir tarihçiden
yazısız resimler döküldü, terli anılar
hışırtılı etekler, sessiz bir gece
hangi mumda gözlerin acılı yalnızlığı
hangi saltanatlar sürgünlerde yetişmiş
festival renkli sokaklarda çığlıklar
-yüzü boyalı, boyadan gözyaşlarıyla gülen
selvilerle dolu yeryüzünde-
bu kent ölmeden önce de vardı
kanat seslerinin çoğaldığı iskelelerden
yolcusuz vapurlar gönderdi, dumanlı
siyah bir isle son gecelerin kaybolması
acıdık, ağladık hangi sevda kurtuldu
hangi sevda büyüdü
ardımızdan topladılar, unutulmuştuk
omuzları çökmüş bir hasret
kendi kemiklerine yabancı bir yürek
çocuklara anlatıldı en kanlı öyküler
gözbebeklerini büyüttük, ne özlemler sığdı onlara
şafağın altını çizdik, kırmızı örtülere sarıp
ölümden önce de sevdik
BİR MEKTUPTAN KALANLAR
sanki…
çıktığını söylediler şimdi, karanlığa çıktığını dilin
o sakınmasız sokaklarında oynayan erkek çocuklarına
çamurun Babil kulesinden uzattı Rapunzel saçlarını
ipleri dağıtılmış kurdelelerle yattı
kadının sıkıntılı ellerinden kopardığı bir parça gecede
yanıtlanabilir tüm sorular, beynimin hücresinde dolandığı
Borges labirentinde
terlerimizle sulanan sıcak kokularını aldığında
sanki doğulu bir seyyah, bırakıvermiş heybesinden
o yaşlı tevekkülü
ateş kırmızının en bilinen saldırısı, geceyi dokundurmakta yüzüme
cehennemi görürsen şaşırma, bir zebaniden de ödünç alınır korkular
kendinde bulduğun en vahşi acımasızlık yanındaysa önceden
ıslak ve kötü bir şiirden düşmeye görsün
yalnız dönülen bir kentin gölgesi, intiharlar durur yanına, korkarsın
tüllerine sarıl, rüzgarın dolansın yakası kaldırılmış gömleğime
yalnız yollardan geldik bugüne sevgiler yalnız sınanmakta
kapılar kapandığında yıkıntılarımızı bulurlar nasılsa
kaç zamanı sökmedi yazının eski ustaları
bir kadın çıkıp geldi, ellerinde kendi ölümü eski bir fotoğraf sanki
sırtını döndüğünde bir başka kente giriyordu
‘ORTAÇAĞ KENTLERİ’ NİN DERS NOTLARI
MASALCI
kendi saçlarından asılı delikanlılar
kanlı bir bıçakla yüzüyordu morsularında ölümün
yavaş yavaş sürüldü gölgeleri kentlerden
çünkü yanlış imlasıydılar alışkanlıkların
HARAMİ
kaç yüzyıl öncesinden yürüdük haramileriz
birden düştü kale kapıları üzerimize
kırmızı kadınlara ulaştık ölüm demek ki
burada bekledi bizi..Kapı kapandı.
LONCA
hanların konuk ağırlayıcı güzelinin
siyah saçlarında geçmiş bir gül
ve tef sesinde ritmi şehvetin
dudaklarında şarap ve tuzlu balık
kalçalarında çığlık izleri
sevdanın loncası kurulamadı çünkü
herkes işinin ustası
SON SÜRGÜNÜ KADIN YÜZLERİNİN
I
geçen yazlardan kalma sıcaklığı taşıyor bedenime
bir kenti boydan boya geçen gölgeler
eski tanrılar dökülüyor eteklerimden
gidip gelmelerle ölçülüyor yokluğun zamanı
ne bir hücre ne de uçsuz bucaksız gökyüzü
anın kara kutusundan saçıldı tarihin kurbanları
her ses kendini öldürüyor boşlukta
şarabın ve zeytinin hüznüyle
ekmeğin kanlı sofrasında paylaşılan
yalnız bir kadının suskunluğu oluyor
zamanın ve Kibele’nin savaşı
/siyah bir çelenk yerleşiyor gözpınarlarıma
gölgem pis sularına karışıyor kentin/
II
son sürgününü uğurluyor kadın yüzleri
gözlerime takılan bulutların devinimi belki
belki hiçliği efsanelerin
anlamsız kıyılar kalıyor aklımda
ıssız ve tarihin yazıldığı
YAŞANSAYDI
doğmuş olmanızı ne çok isterdim
kim bilir tanışırdık belki
size ayrılıkları öğretirdim
acılardan geçerdiniz
hiç mi doğmadınız
nerden geldim bu cenazeye
ağlayan sevgilinize gülümsediniz üstelik
camlardan yeşilinizi de görmüştüm
keşke yumruklarınızı açsaydınız
böyle küskün gitmek kelebeklere
hiç mi kıskanmadınız yaşayanları
sinsice girip bir karanlığa
doğmadınız mı bir kez olsun
“Yalnızlığı yaşıyorum, yalnızlığı yalnızlığı öğreniyorum
Okyanusa kafa tutan bir uçurumdan”
Victoria Theodorou
Bölüm 2 Senin Kentinde Olmalıyım
TUTANAKLAR
I
gizli oturumları yapıldı kentlerimizin
bundan böyle sokaklarda ozanların dolaşması yasak
herkes kendi loncasını kursun
sokaklar palyaçolara da yasak
bir ağaca tırmandım, yaprağı olmayan
en tepesinde bir kuşu vurdum, kanattım
bir kuşun yüreğini. Bir avcı ağladı
gizli oturumunda katliamın:
sokaklara insanlar da yasak
(çiçekleri sulamalıyım, yalnızlığımı anlamasınlar.
Biraz da şiir yazmalı
siyah beyaz bir fotoğrafa konduracağım
sevincin izleri de yeterdi iki dudak arasına gibi)
II
şimdi uyumalıyım
bir deli delirdi/miş
kıpkızıl kanlara bürülü yatağında
düşlerini vurduğu sanılıyor
gizli oturumunda gecenin
kadınlara da yasaklandı sokaklar
İSTANBUL (*) ÇEŞİTLEMELERİ
HARAÇ
zarflarını yırtmış selamlardan
sana yağmurlar getirdim okumalısın
gözlerinde sınırsız ülkelerin coğrafyası
İstanbul’a girmenin bedeli midir?
KARTPOSTAL
kendi çocuklarıyla çoğalttı yalnızlığını İstanbul
düşlerindeki altın pencereler yanmada küçüğüm
masallarımızdaki tasasız kentler kurulamadı yeryüzünde
ARKA SOKAK
-Matmazel’e
hangi karanlık geçitlerde vurduk
keskin bıçaklardan çelik pırıltısını
ki o kentlerde akşamlar geçerdi yalnız ışıklardan
sarışın bir kadına sarıldığında sokaklar
UZAKTA
ölümü hatırlatsa da sularında Akdeniz
sizi unutmanın şiiri yazılmayacaktır
(İstanbul uzaklardan da yaşanır)
(*) MUTLULUK
köşe başlarında kurulmuş ayrılıklardan
sinsice yakalanmışsa gülüşünüz
siz İstanbul’umsunuz
CUMARTESİ SAAT 14.00 ŞİİRLERİ
SES
en hüzünlü sesleri toplamalı
iki oyuncu kimliğine bürünüp
/her şey olup bittiğinde
oyunu izlemeden çıktık/sessizce/
çiçek atar gibi savurmalı yeraltından
uyumsuz sesler birer birer düşüp
mezarlar eski suskunluğuyla boyun eğmiş
ama en çok sabahlara saklayın çığlıkları
dilin ağızda yaralı çırpınışıdır
çünkü anlaşılmamak
(ses alnından vuruldu, meydanın en kalabalık saatinde
Olayı bir telefon kulübesinden izleyen ben, sesin
o yumuşak başını kucağıma aldım. Ölüm tarihini İstanbul
kenti yazdı. Ve ölü meydanda kendini yaktı.)
EN ZOR SAAT
tozlu çerçevelere asıp gözlerindeki hüznü
seni umarsız yaşamak, ellerinde bir avuç acısı
uzanıp gölgene sığınmak gibi habersiz
yeni bir kışa terk edip buraları çekip gitmek
çünkü günlerden cumartesi saat ondört
ve İstanbul yine yalnız
hava kararır sonra
aniden kalkan bir otobüs yıkar bu kenti de
zor saatler kalır
ESKİ BİR SANDALA
bilinmeyen bir noktadan girdim hayata
omuzlarında siyah bir şalla dolaşıyordu İstanbul
uzun eteklerine takılı gözlerimde
bir kıyıdan boğulmuş görünüyordum
sen kuytu köşende gizlenmiştin, ürkek çekingen
eski bir sandalın kolları suda ölüsüydüm
omuzlarındaki şalı fırlatıp attı İstanbul
sokaklarında kaybolduğum yeryüzü cumartesilerinin
en yalnız kalabalığıydı kararan
SANDALIN SÖYLEDİĞİ
tuzlu sulara alışkınım
küpeştemden vurdu bu defa o solgun yüz
denizin kendi kollarına dolandığı boğazda
tanımadığım elleriyle sürüklendim
adım çoktan silindi bu kıyılardan
sanki en yeşilinden bir okyanusa çekiyordu beni
bendeki tükenmişliğe sardım, üşüyordu
dudaklarımızda izmarit suskunluğu
camın ardında bırakılmış yüzler gibi
okyanusumuzdayız artık hoşça kal İstanbul
SENİN KENTİNDE OLMALIYIM
gözlerimi kapatıp uzun yolculuklardan
buruk bir elma tadı alıyorum
/baharı yine unutmuşlar/
dişlerimi acıtıyor her ısırışım
bildiğim tatları düşünüp
alışkanlıklarımı bırakıyorum
/kent kapısında/
aynı dili konuşuyoruz, herkes bana benziyor
/aynadan olmalı sokakları
çok çocuklu kadınlar geçiyor yanımdan
birer birer öpüyorum, öpüldükçe ağlıyorlar
bir yaranın kabuğunu kaldırıyorum bakışlarından
boğazım sıkışmış nefesini tanıyor/
senin kentinde olmalıyım
nefesimle yoruyorum havayı
SUNAK
yüzüne alevler takmışsın yeşile çalan
üşüyorum Akdenizli tenim açılmış
kimliklerimizi vurmuşlar bizi bulamazlar
herkes kendinde unutsun Cuma’sını
‘biz hayatı bırakıyoruz’
meydan savaşları gördüğümüz yok
kargışlanmış düşlerimize de girmedi
çoktandır sıcak nefesler
ıslıklar duyuluyor orman ayaklandı
tekrarlamadan sözlerini tarihi yakalamışlar
susturun son alkışı. tarih öldü. Maestro.
yüzümü parçalamışlar aynada
öfkemi okşuyorum, gözlerini özledim sevgilimin
ölümlerimizle geliyoruz akşam sohbetlerine
kendimizden utanıyor cellatlarımız
karanlıkta öldürülüyoruz
gülümsüyorum yapraklarını öptüğüm ağaçlara
öldüğümü kim yazacak, kim düşecek tarihini ölümün
ıslıklar duyuluyor, sevgilimi soruyorum
siyah bir gölge yerleşiyor yüzüme
eski bir trajediyi koyuyorlar sahneye
yaşlı oyuncular korosunu kovuyorum
sonra akşam geliyor, üşüyorum
yüzün geliyor aklıma, akdenizli gözlerine giriyorum
bir tek sana izin veriyorum, seviliyorsun. Perde.
SORULAR
dünya dağılmış, sokaklar bomboş
hint fakirleri mi oturdu gecelerimize
ağır bir karanlıktan söküp atmadan gecelerimizi
sustunuz. en özlediğim zamanlardan gelmiştiniz
şekilsiz bir yüz çizdim, ufak ayrıntılardı unuttuklarınız
gökyüzü yoktu sanki/uçurtmalar keşfedilmeden önce
sustunuz:
hangi roman ağlar ki anlattığı öyküye
/garip bir akşamüstünü takıp gözlerinize
kapılardan girdiniz, duvarlarınız yıkılmadan
uykularınızı buruşuk çarşaflarda unutup
akşamın kaçırdığı güneşi aramada
yabancı istasyonlardan tanıdık bir ses
bir mezar ölüsü bulunmayan belki de körlük
arayışın gittiğini bilmeyen/
en cılız sorular kalacak size, korkmayın geçersiniz
bir siz değilsiniz ki yaşamı zorlaştıran ellerinizle
MAVİ, KÜÇÜCÜK BİR KIZ
bir şiirin kareleri, kâğıdın üzerinde ve kalemin silueti
eğri çizgiler, belli ki zor bir akşam yaşanıyor
dağılıp kalmış sözcükler…
mavi, küçük bir kız, gözlerinde bir armağan ağlaması
doğum günlerinde çığlıklar sunulan
içimde o çekip gitme isteği
bir kıyıda başlayan yolculuklardan
gözlerindeki yalanlara atıyorum mektuplarımı
denizlerin eski rengini arıyorum, kentlerin senden öncesini
bir bulvar kahvesinde oturan ihtiyar
sessizce salladığında başını
anlıyorum başka bir adres de olmalıydım
mavi, seni yanıma almalıyım çocuğum
yaşamın ara çizgisinde kalacaksan
ölümü öğrenemezsin diyorum, sarışın bir korkuyla
bulvarı geçiyorum, yağmursuz…
bu gece gölgesiz bir kentte uyuyacaksam eğer
eski odalarda uyumalıyım
evlere yakışmayan sevgiyi…
çocuğum onu al ve benim için sakla.
GİDİCİ
ardında bir ölü bırakmış mezarınızla
caddelerden geçip gittiniz
size vişne çürüğü bir acı giydirdim
hep intikamlarınızı vurdular yokluğunuzda
ortalara döküldü paslı kemikleriniz
yağmurları yasakladınız taşlara
geçkin kızlarla düşüp kalktınız
gölgenizi sulara hiç düşürmediniz ki
ayıp sorularla baş edilmeyen bilmecelerden
size vişne çürüğü bir acı giydirdim
yazlıklarınızı soyundunuz giderayak
bir mevsimlik terlerinizle
aynalardan çıkıp yolculuklara
gizli karartmalarınızı çektiniz gözlerinize
(atlaslara bakışınızdan bilirdim
hangi nehir yatağından kıvrılıp
hangi kışlara ulaştığınızı
oysa siz hiçbir ayrılığa tarih düşürmediniz ki)
MEDUSA
en sıcak yerindeyim dünyanın, savaş artığı sevdalarla birlikte
mektuplar kalır geriye, kör bir satıcı yüklenir ayrılıkları
gözlerinde uzayıp giden sonsuz yolculuklar
sürgünlerin eski kalesidir tuzlu denizlerin kenti
kırmızı şaraplar vurur kıyısına ve bir balıkçıya sunduğun yüreğin
zindanları sana aittir, korkulu düşlerinde çirkin kadınlar
kirpiklerinin ötesinde hangi sevdalar ölür
dudaklarıma sürülen sokak şarkılarından bildin
kadın kötüdür sonra gümüşi kızgınlığıyla Medusa
yanılmaların tarihidir denir, yenilmiş ordular döndüğünde
kurumuş çiçeklerin yanık kokuları, her gün yeniden kazanılan karanlık
kitapların utandığı taş baskısı destanlarda
ucu küt bir kalemle çizilen sığınakları aşkın
hangi külliyeden döküldü uzayıp giden saçlar
şehir başlarında kurulan hangi hükümdardan armağan
tuğçeye dökülmüş ihanetler, saltanatlar kurulurken dudaklara
savrulup duran sular, o yorgun kalem
bezirgan kentlerin solgun uzaklığı, yüzünde inkar telaşı yalnızlığın
bir kalabalık tarihtir yanında, elimle tanıdığım insan
ya ıslak güvercin ağlamaları, okunmamış günlükler
o yaşlı fenerin sakladığı gökyüzü mü ölüm
“Pencerenin lekesiz belleğinde yanar
o menekşe renkli alev
Çocuksu bir lamba tasarımından başka
bir şey değildi
Furuğ Ferruhzad
Bölüm 3 Oyun
GECE
yüzünü gizlemiştin perde kıvrımlarına
her kıvrımında bir güneş kanıyordu
bakışlarında mutlu gecelere uzanan
korkunç sabahı yakalamıştım
deniz kapkara dedin gördüm onu
çünkü benim bardağımda
zaman eskilerde yaşıyor
bir avuç kömür attım suskunluklara
rüzgar yaprağıma saklandı bu gece
gözlerinin alevini duydum
hayır üşümedim bu kışı da geçirdim
söyledim ya ne kışlar geçecek
kanayan sıcaklığıyla avuçlarımda
daha nice çiçekler açacak
onlara hüznü öğreteceğim/seni özleyecekler
hadi kapat perdeyi de
dans etmesin aydınlık
BİR DAĞ GÖLÜ
bunca zaman sonra bir dağ gölü geliyor aklıma
yorgun parmaklarım nasıl anlatabilir gizli öpüşmelerimizi
soğuk bir geceydi neden öylesine şaşkın yüzünüz
üzerimde kalın bir kazakla yaşadığım o anı biliyorum
bir kayada otururken gördüğüm sendin
çalı diplerine takılmış çocuk sesleriyle
sonra gözlerim, gözlerim kanlıydı, yıldızları topluyordum
yuvarlanıp düşüyorlar, gözlerimi sorgulamayın
her şey gecede oldu, sizler de oradaydınız, gölün kıyısında
ürkek fısıltılarım vardı uykusuna, duyamazdınız
çıkartılıp atılmış giysilerdeki ter kokusu
kuşkularımı sensiz bırakmadı, ne çok yaşlandım o gece
şimdi, bir aynaya bakıyorum, içimden geçip gidiyor kuşatmaların
çoktan uğurladım dostlarımı
nehir yataklarında yol alıyorlar, buharlı bir gemide olmalılar
iniş çıkışlarıyla yağmur sonralarında; ışığın kırılmaları
yansıması, yalnızlık olan geceye dönüyor, nasıl anlatsam
çiçeklerin mora çaldığını, bu dağ gölünde
yüzünün ölümden de uzak olduğunu.
CARMEN
terli ellerimizle taşırdık, sıcak yanımızda olurdu
akşam,tuzlu sularında gelirdi denizin
İspanya, yüzüne dökülmüş küller bahçesi
ah Carmen, en büyük çılgınlığı aşkın
kırmızının ölümü
bir dikene takılan dolunay
yürekte çözülen hıçkırık, büyük bir aşkın ezgisi
hüzün senin coşkunla gelirdi
çevresinde döndüğün ateşle yanan gecede
topuklarından vurur gururlu bir atın ayak sesleri
ah Carmen, en büyük çılgınlığı aşkın
OYUN
gecenin içinde bir sahnedeyim
gövdemde eski moda sancılar, gölgelerimi topluyorum
artık beni hatırlamıyor aşkların son günleri
üşüyorum sensizliğin mevsimi uzadı
camlardan buz kesmiş gözlerimi kazıyorlar
bir rahibe kıskançlığıyla saklanmış
dulluğun o siyah ince tülü
hayatım karanlık efsanelerde anlatılıyor
sözlerim onbin yıl sonrasına gömülü
kendimi günlere tütsülüyorum, kent boğuluyor
yüzüm dağıldı, sokakların tarih öncesine gidiyoruz
eski bir sütunda buluşalım, yakanda kirlenmemiş bir aşk olsun
rengi Carmen kırmızısı
dur ayak seslerine hazır değilim daha biraz bekle
burcumu seçiyorum eski zaman kadınlarından
saydam tenleri dokunsam dağılacak
onları bilmekten korkuyorum, yüreğim donmak üzere
yaşamın kokusu siniyor aşk’a.
çocukları saklıyorum, ilkyazdan oyuncaklarla kandırıp
yalancı masallar anlatıyorum
hayatın onlarsız yanında ayrılığı yaşıyorlar
eski lahitlerin tarihini çiziyorum, parçalanmış aşkları anlayamam
utanıp üstüme çekiyorum yolları, coğrafyanın bir kıvrımında
gizlice suluyorum yaşlarımı
biraz daha bekle, yüzüne yakışan rengi seçelim
saçlarının tozlarını savur, ihanet hüzne dönüşsün
zamanı geldi, perdeyi indir artık, yalnızca bir düştü
repliklerimi geri alıyorum soğuk yangınlardan
siyah tüllerin uçuştuğu bu sahne yıkıldı
ben kaybolup gidiyorum, oyuncu eğiliyor, seyirciler ayakta
durun yanık bırakıyorum ömrümü. Sessizlik lütfen
UNUTULMANIN TARİHİ
kendimce borçlanmalıyım dünyaya
göğsümde yürüyen ayak izlerinden
gönlümce çekip almak için şubatlarınızı
çünkü gülücüklerini toplamasına izin verilmeden yazılmalı
kendi kendine hesaplaşmanın tarihi:
denizlerini yitirmiş dalgaların serseriliğine
bağlanmış balıkların anlatıldığı yerden
size en çok yakışan elbisenizle girin bu şiire
ıslak ve kumlu ayaklarınızdan çekinmeden
yazlarınızı anlatmalısınız hangi denizlerden vurdunuz
sokakları unutmadan kentlerin, fotoğraflarınız mı sarardı
şimdi renklerinizi bulmalı
ateşi kendi ellerimizde söndürmeli ve
masa örtülerine yasaklamalı kirli sarhoşlukları
‘ISSIZLIĞIN ORTASINDA’(*)
uzandığım kumsaldan bıçaklıyorum gökyüzünü
kırmızı yağmurlar yağıyor kısa mutluluklara
kumdan kalelerini yıkıyorum yeni bir yazın
en çok ellerimden korkuyorum yine de
nemli mağara duvarlarından süzüp
güneş adaları yerleştiriyorum avuçlarına
ışığında yüzünü yıkadığım sevgilimin
en çılgın renkler yansıyor kirpiklerine
kendi yorgunluğumdan utanıyorum
sessizliğin kucağına girmek istiyorum
ağlamak, ıslak şiirlerin kıyısındaki gölgem
korkularımdan sakınıp, kırmızı benekler atıyorum
savaş artığı kelebeklere
kanat çırpmalarıyla çınlıyor gökyüzü
yalnız bir adaya bırakıyorum yüreğimi
kendi ellerimden korkuyorum en çok
ertelenmeyen ölümlerle çıkıyorum bu kez yolculuğa
(*) Mehmet Eroğlu’nun romanı
YOK İNSANLAR ÜZERİNE BİR METİN
Bu çok eski bir mağaradır ateşi içinde gizli yürü. Sana uzakların adamı dendi. Yolculuğun, durduğunda, bir bıçaktı ardından. Topal yolları öp, yürü ve sevişmelere dön. Bir ateş alıp kaleden denize, gizli dehlizlere vur. Sağdan surların içinde yüzyıllar öncesinde bir şövalye Gölgesi. Bir erkek ve bir kadının birlikte uyanıp birlikte ölümü. Bir deniz kasabasında henüz havaların terlemediği, sevgililerin üşüdüğü bir mevsimde, yani boş sokaklarda öpüşmeye duran iki yok insan. Kitaplar sayfalar ve ateş. Ateşin yüzlerine vuran sıcaklığında, balık ve rakı bardakları. Alışılmışın dışında bir düşle(söz verilmedi, konuşulmadı. Sadece yaşandı. Etin ve terin birlikte soluk alışverişiydi. Belki de kışın orta yerinde karlı ve isli bir kentin girişiydi yani kıyısı olmayan bir kalabalık.)Ortaçağdayız. Yeni seferler düzenledik bilinmez kıyılara. Ormanlara giriyor, dalları kemiriyor ve nehirlere akıyor bir şeyler. Gözlerimizde kapanmış gözkapaklarının ağırlığı. Utanmış bir sevgili. Yollarca gidildi. Dönüldü. Sarıldı otlar böcekler dans etti. Güneşe Vurdu ayıplar. Kentler lekelendi. Acılar vardı hayatın girdilerinde. Sohbetler sabahlarda tükendi. Uyuduk. Uyuduk ve bugüne uyandı yalnızlıklar. Yalnızlığımızla da seviştik. Odalar çoğalttık. Odalardan geçti ortaçağ şövalyeleri. Tırabzanlarında ölüm kokan merdivenlere Asıldı yıldızlar. Akdeniz’de bir yerlerdeydi. Adını koyduğu bir kıyıda. Ölümün ışığını sardık. Çığlıklar tüketildi. Çağ yargıçları kırbaçlarıyla geldiler. Etlerimiz dağlandı.
Kırmızı izleri kırbaçların, sırtımızda öylecene… Ejderha boyunlu komşular. Deniz kıyıya vurdu, dalgası elinden alınmış bir sessizlik, gecenin çığlığına sarıldı. Akdeniz’de bir yerlerdeydi. Yaşandı mı? Yaşadı mı meçhul bir oda da, iki ölü bulundu. İki sıcak Akdenizliydiler. Tenleri birbirini yeni tanımış iki güneyli. Karanlık bir Kentin kalabalığına vurmuş iki ayrı yalnızlık, ortaçağdan beri tanıdık iki ayrı yüz, hiç görmeden birbirlerini ya da görüp de tanımadan, yan yana geçip(eski anıları da yanlarındaydı oysa ve yine de bakmadan gözlerine aynı masada oturup, aynı dostlarla konuşup)kendi yüzyıllarına doğru ilerlediler. Bu eski bir mağaradır demiştim. Yürü Attığın her adımda senden uzaklaşan o toplu iğne başı ışığa yürü. Yeryüzünde yok insanlar metnine tek umut o topluiğne başı ışığın uzaklaşmasıdır. Tenine değen ıslak mağara duvarlarında seneler süren sevişmelerini tanı. Ölümü kucakladığın gecelerde denize düşmesini yaşadın yıldızların. Sen eski bir akdenizlisin. Yani acılı yaşamayı bilen yok insan. Yok insanlar metnine, kıyısız kalabalıklardan giren bir büyük kent yoksunu. Ama ben ilkizim. Yalnızlığını kalabalıklaştıran eski bir ortaçağlı.
“hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşluktan
birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün“
Attilâ İlhan
Bölüm 5 Kadim Bir Aşk
GÜN KURUDU
Karanlık, kucağımda yüzü silinmiş bir çocuk gibi,
etekleri uzayıp giden bir geceyi sarıp sarmalamış
suskunluğuyla.
İç çekişlerinin gizli melodisi,
yanaklarından süzülürken dudak kıvrımlarına
koy uzaklardan bir şarkıyı,
yüreğimin tam ortasına.
Öfkeyi içinde sakla, yalnız bilsinler.
Nasılsa her pencerede bir acı parlar, gecenin tek tek topladığı
En yumuşak meltemlerin bile acıttığı ince tenler
kuruyup gider kırılgan ve saklı bir kadının çığlığında.
Ne sevişmektir ne de yara öylece kalır günler.
Söz, kendini unuttururken başlar yağmurlar,
kısa yolların kestiği umutlara
yazık! gün kurudu demiştin. Oysa
gece, kucağımda uzun etekleriyle boylu boyunca
YANLIŞ YANITLAR DERSİ
yolculuğun giden yanıyla paylaşınca gözlerimi
göğsümde bir ağırlık, her nefes derin bir karanlıktan
gelir gibi sancılı
yarama dokundurmam, kirletmem acılarımı
bir de boğazım sıkışmasa, ağlasam
gözleri yorgun bir çocuk gibi
her kavganın yenik oyuncusu gece
sessiz sokakların ıslığıyla sınanıp
fırtınaları soyunup atıyorum gölgemden
henüz bir nokta bile değilken soruya
yok edilip ezilince havaya kalkan parmağım
sınıfta kaldım yine, yanlış yanıtlar dersinden
Pandora bile korkardı gözlerinden
hiç bitmeyen suçlamalarla dolu yüreğin
açılmasın diye göğsünde oturup
nefreti bırakması bundandır diline.
bir şarampolde buldular dönüşümü
yanlış yanıtlar dersinde
sözcükler kırılmış, yaralı avucumda adın yazılı
ince iğneleriyle çam dalları
sonsuz sessizliği, sonsuz sensizlikle getiriyor ıslak toprağa
SOLGUN ÇİÇEKLER ÖYKÜSÜ
kötü bir rüya
hayatın karar defterindeki son sayfada
kendini silen anılar geldiğinde
kirpiklerini kaldırır gecenin
solgun çiçekler bitti, en acı hoşça kal bakışlarında
uzatıp boynunu, ölümün kokusu gibi ihanete
yıldızların tanıklığında sustun
susmak duvarları yıkıyordu
yıkılan duvarların altında
ya bir yıldız kaydı-bir dilek tuttum-
ya da kırık bir kalbi bıraktım,
öfkeli kalabalıkların gözleri gibi
belki de telaşlı bir unutkanlığın sorusuydum
son anda dönülen kapısında hayatın
kapattım dudaklarımı çığlıklara
dağınık bir odada, kirlenmiş elbiseleri giydi
kelimeler
ah o uzun yolculukların yorgunluğu
kaçak yolcuların korkusu
sığınmasız yalnızlığımı taşıyor tüm limanlara
KADİM BİR AŞK
Hürol'a
sonsuzluğu yolundan çıkaran dokunuşlarla
limon çiçeklerinin kokusunda
güneşi alıp götüren lacivert tanrıların
unutulmuş tanıklığı
kazıcıların en zor anı olmalı
hangi tablette yazıldı bilinmez
yüreğin yaralı taşında okunan
beni sen yapan o eski anıların dili
gölgenin kenarındaki ince yangının
gri dumanları sardığında uykularımı
beni sende bulsunlar
o kadim sırların saklandığı aynada
gözlerim yüzüne gömülü
ya da bir liman kentine açıldığında
kaktüs çiçekleri
yüreğinin dikenlerinden arındıran
çölün serin karanlığı saklasın korkuları
bil ki sende beni yaratan kırmızının
başıboş serüveni
durgun sularına karıştığında hayatın
lacivert tanrılardan alıp gölgelerini
geçmiş bir zamanı bıraktı
o solgun geceden kucağımıza, aşk
MOR
mor sümbüllü bir sokak adı istiyorum
damla damla bırakmış kokusunu duvarlarına
altın yaldızlı ay ışığı
sokak lambalarının çekildiği gecede
ince bacaklarının savurduğu etekleriyle
yağmurun ayak sesleri gelsin
o içimi delen kokusunda denizin
beyaz duvarların dışı bahar üstelik nasıl da mor
yalnızca bulutlarını paylaşabildiğim
gökyüzünün altında
bir martı kanadında getirse tuzunu
karartmadan sol göğsündeki yaraya
ZARF
toprağın altını temizlemiş
anıları öldüren kazıcılar.
Bir tutam çörek otu, bir tutam bugün
anlat bana silinmiş belleğin yorgunluğunu
sırtüstü uzanmış bir tebeşir izi yerde
dizi karnına çekilmiş, sen sıkılmışsın alnıma
(ya bir zarf bulursa yorgun satırlar
ne kalırdı geriye hayatın provasından ?)
eski şarkıları çalıyor artık kararan günün
son saatleri
iğnesinin geçtiği her nefeste, bir çizik daha
açmadan solan güle
VEDA
ödünç alınmış cellatla gömdüm bakışlarımı
ellerinden çekip giderken cümlelerin
devrik bir eşkıyaydı uykular
kaç kaçak sakladın karanlıklara
üzerine yapışıp kalan kumların ele verdiği
kaç yalanla seviştin deniz kenarlarında
Sanki bir Sümer Efsanesi’nin tapınak
fahişesiydi içindeki o kutsal korku.
Ellerine aldığın şal, uzaklardan gelen
rüzgarın sesi, ıssız merdivenlerin
beklenen acısı gibi dökülürken
üzerine, aydınlandı gül yapraklı
gökyüzü.
keşke nergisleri bekleseydin
kiralık olmayan ayrılıklarda
kaç kez asılmalı insan
kaç kez sürülmeli gözüne ısırganlar
kaç nokta koymalı hayata
Şimdi bir sis perdesi iniyor, kentin yüksek
tepelerinden. Hiçbir acı, hiçbir ayrılık seçilmiyor.
Uçurum kenarındaki o son adım gibi ince
bir çizgide yaşanıyor şairin düşleri
bilmediğim cinayetlerimi anlatıyor
aynasında bir sır gibi saklanan suretlerden
kitap harfleriyle yazılı o veda
TAKSİM ÖLÜMLERİ
Onat Kutlar’a
Neydi sorduğum boyası akmış,
dağınık saçlı kadınlara?
Kirli ellerin karanlığındaki bedenlerin
buruşuk çarşaflara çizdiği kalplerde
aradığım neydi?
İstiklal ‘de bildik melodiler
dokunsan bulutlar boşanacak.
Tünel’de unutulmuş akşamı
tramvaya asılı bir yüze bıraksam.
Polis sirenlerinden kaçak bir göçmen gibi
kapı aralıklarına saklansa gölgeler
bir de neonlar yansa
sonra, İstanbul yansa siyahî bir yalnızlıkta
Taksim ölümleri geçse Tarlabaşı’ndan.
Yeni bir yılı karşılayan şair, uzak yıllarımı temize çekse
(Oysa acıyı nasıl da tanırdı Piyer Loti’de)
Ben,
İstanbul dağınık yataklarda çürütürken kendini
sararmış yaprakları sürükleyen bir esintide
çıkmaz sokaklara ulaşsam ve
tek bir basamak daha olsa
çekip alacağım
dalgın bakışlarındaki şiiri
İstiklal’de bildik melodilerle
İstanbul yine uyanacak
ve her ayrılışında iskeleden
uyuşmuş ağrıların çığlığı gibi anlamsız
acı bir sonu olacak vapurların
“YALNIZ VE GÜZEL ÜLKEME” (*)
kalın bir sözlüğün sayfalarında
bilmediğim sözcüklerde arıyorum
kendimi
hayatın anlamı gibi çıkmaz sokakları
sevdiğim bundandır belki
uzun gölgelerin çoğaldığı anlarda
göz alıcı bir çığlık gibi çarpıp
gecenin sonuna
yok olup gitmek ıslak ve puslu akşamlara
yağmur damlalarının kestiği ışıklarda
yeni bir kelimenin vebalinden yorulmak
boynum eğrilmiş, sırtımda bir ağrı
en son kimdi arkasından el salladığım
gözyaşlarının şehirlerarası durağında
çamurlu tekerleklerin çiğnediği
o güzel günlerden kurtuldu
şimdi yalnızlık, ağla.
dönüp baktığımda gördüklerim
düştüğümde kırılacak
bir buzlu camda kaldı
belki, güzel bir ülke zaten hiç olmadı
ya da ben kaybettim.
(*) Nuri Bilge Ceylan’ın sözü
- 01
- 02
- 03
- 04
- 05
- 06
- 07
- 08
- 09
- 10
- 11
- 12
- 13
- 14
- 15
- 16
- 17
- 18
- 19
- 20
- 21
- 22
- 23
- 24
- 25
- 26
- 27
- 28
- 29
- 30
- 31
- 32
- 33
- 34
- 35
- 36
- 37
- 38
- 39
- 40
- 41
- 42
- 43
- 44
- 45
- 46
- 47
- 48
- 49
- 50
- 51
- 52
- 53
- 54
- 55
- 56
- 57
- 58
- 59
- 60
- 61
- 62
- 63
- 64
- 65
- 66
- 67
- 68
- 69
"Ama Ben İlkizim"
1. Baskı, 1989
Eleştirmen Mehmet H.Doğan şair Kucur’un kitabı hakkında şöyle diyor:
“...Bir ilk kitaptan beklenmeyecek yoğunlukta şiirlerle dolu. Belli ki biriktirmiş kendini. Yepyeni buluşlara, pırıl pırıl imgelere rastladım şiirlerinde. Kitabın tümüne yayılmış bir izlek olarak yalnızlık, kadınsı bir duyarlıkla her şiirde ayrı bir yüzle, ayrı bir bağlamda çıkıyor karşımıza."
Masalcı
"Kendi saçlarından asılı delikanlılar
Kanlı bir bıçakla yüzüyordu mor sulannda ölümün
Yavaş yavaş sürüldü gölgedeki kentlerden
Çünkü yanlış imlasıydılar alışkanlıkların Harami"





