Paul Lynch 'den Peygamberin Şarkısı
Bir Ağıt ve Bir Direniş Mektubu

Image
Makaleden...

Peygamberin Şarkısı’nda özgürlük soyut bir kavram olmanın ötesine geçer. O artık ulaşılması gereken ve bunun için de mücadele edilen bir alandır. “Bilim ve inanç arasındaki gerilim, ana kahramanımız Eilish’de vücut bulur. Bir yandan akılcı olmaya çalışırken diğer yandan da yaşanan olaylar karşısında metafizik bir anlam arayışına girer.

Yazarın dili yoğun, şiirsel ve zaman zaman da bilinç akışı tekniğine yaklaşır. Romanın atmosferi, okuyucuyu boğucu bir gerçekliğe çekerken aynı zamanda karakterlerin iç dünyasına sokmayı da başarır. Kullandığı metaforlar ve semboller, romanı sadece bir anlatı olmanın ötesine taşır.

Image

Bir Ağıt ve Bir Direniş Mektubu

2023 Booker ödülü sahibi İrlandalı yazar Paul Lynch’in romanı Peygamberin Şarkısı, sadece bir distopya değil; aynı zamanda yaşadığımız dünyanın insani krizlerine karşı yazılmış, içinde umudu da barındıran ağıt ya da direniş mektubudur. Her ne kadar olaylar İrlanda’da da geçiyor olsa da dünyanın herhangi bir ülkesinde şu an yaşanan ya da yarın yaşanabilecek kadar gerçekdir. Lynch, özgürlük, aile, inanç ve bilim gibi temaları ustalıkla örerek okuru hem zihinsel hem de duygusal bir yolculuğa çıkarıyor.

Peygamberin Şarkısı’nda özgürlük soyut bir kavram olmanın ötesine geçer. O artık ulaşılması gereken ve bunun için de mücadele edilen bir alandır. “Bilim ve inanç arasındaki gerilim, ana kahramanımız Eilish’de vücut bulur. Bir yandan akılcı olmaya çalışırken diğer yandan da yaşanan olaylar karşısında metafizik bir anlam arayışına girer.

Yazarın dili yoğun, şiirsel ve zaman zaman da bilinç akışı tekniğine yaklaşır. Romanın atmosferi, okuyucuyu boğucu bir gerçekliğe çekerken aynı zamanda karakterlerin iç dünyasına sokmayı da başarır. Kullandığı metaforlar ve semboller, romanı sadece bir anlatı olmanın ötesine taşır.

Kitabın son satırlarını okuduğumuzda aklımızda kalan günümüz dünyasında hangi toplumda olursa olsun- ister batı ister doğu; tüm ülkeler için geçerli- bir anda yok olabilecek demokrasi ve insan haklarının önemidir. Demokrasinin kırılganlığını ve insan haklarının savunulmasının ne denli hayati olduğunu Paul Lynch bize bir kez daha hatırlatıyor.

Bu noktada aslında; Paul Lynch’in Peygamberin Şarkısı, bir şarkıdan öte bir çığlıktır. Sessizleştirilmeye çalışılanların, susturulanların, yok sayılanların sesi.

Eserin ana karakteri olan Eilish, annelik ve direniş kavramları üzerine inşa edilmiştir. Bu nedenle her eylemi annelik duygusuyla yoğrulur. Sahip olduğu politik korkunun temelinde de bu annelik duygusu ve çocuklarını koruma içgüdüsü vardır. Bir bilim insanı olması başlangıçta yaşadıklarını akıl ve belli bir düzen üzerinden yorumlamasına neden olacaktır. Ancak zaman içinde ülkedeki çöküşü gördükçe aklın artık bir işe yaramadığını anlayınca da kaosa sürüklenir.

Roman sona yaklaşırken Paul Lynch’in kitabın girişine koyduğu İncil ve Bertolt Brecht’in cümlelerinin anlamını kavrarız. Çünkü o artık sadece çocuklarının değil toplumun da annesidir.

Şimdi geleceği kurma zamanıdır. Göç bu noktada başlar. Belirsizlik, denizin kıyısında nelerle karşılaşacakları ile bilinmeyene bir yolcuktur bu.

Lynch,, karakterini sessizlik ve tanıklık arasındaki gerilimle kurar.

Eilish, hem bir anne hem de bir tanık olan roman kahramanıdır, söylenen de annelerin sessiz ağıtıdır.

Edebiyat dünyasında bazı kitaplar arasında yakın akrabalık ilişkisi olduğuna inananlardanım. Peygamberin Şarkısı ile benzer konuları işleyen kitaplara kısaca göz atarsak eğer; ilk aklıma gelen Damızlık Kızın Öyküsü oldu. Margaret Atwood’un eserindeki Offered karakteri de tıpkı Eilish de sessiz bir isyanda, direniştedir.

Bir başka eser de George Orwell’ın 1984 ‘ü dür. Peygamberin Şarkısı 1984’ün günümüzde hayata geçmiş hali gibi. Bu kez propaganda dili yerini sessizliğe bırakmıştır.

1998 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Jose Saramago’ nun Körlük eserindeki insanların insanlıklarını yitirmesiyle ortaya çıkan atmosfer ile Peygamberin Şarkısının klostrofobik ortamıyla yaratılan distopik atmosfer ne kadar da çok benzeşiyor. Tek fark birinde körlük fiziksel iken diğerinin sessizliği de o kadar duygusal bir körlüktür.

2024 Nobel Ödülü’nü kazanan Güney Kore’ li Han Kang ‘ın Çocuk Geliyor romanın da tıpkı Peygamberin Şarkısı gibi sessizliğin ve tanıklığın yükünü sorguluyor.

Kitaptaki en önemli özelliklerden biri de kuşkusuz dilidir. Noktalama işaretleri göz adı edilir. Bu da uzun ve kesintisiz cümlelerle karakterlerin düşüncelerini okura nefes almadan aktarır Bu da bizi bir başka İrlanda’lı yazarın kült eserini anımsatır. James Joyce’un Ulysses’inde de özellikle son bölümde Molly Bloom gibi bu kitapta da Eilish, yazım kurallarına dikkat etmeden kurulu cümleler ile sürer gider.

Bir başka Nobel Ödüllü yazar, Japon asıllı İngiliz ve Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma romanı aslında bir distopyadır, tıpkı Peygamberin Şarkısı gibi. Ama bence burada en büyük fark Isigura’nın romanı bilimkurgu iken Lynch’in eserinde anlatılanlar yaşayan ve teknelerle ülkelerini terk etmek zorunda kalan onca insanın yaşadığı bir dünya kadar gerçektir.

Bu nedenle de Peygamberin Şarkısı’nın distopya olarak tanımlanmasına şerh koymak istiyorum ve bu değerlendirmeyi yapanlara Suriye’yi işaret ediyorum. Başta yazarın kendisi olmak üzere birçok okur ve eleştirmen gibi bence de olayın geçtiği yeri kendi ülkesi, İrlanda olarak seçmesi ise bugün Suriye’nin yaşadıklarının her an bir batı ülkesinin de başına gelebileceğini göstermektir.

Bu makalede Peygamberin Şarkısı ile birlikte incelediğimiz kitapların dışında kitaplığımda yer alan farklı kitaplarında bulunduğu bir liste bırakıyorum. Konuyla ilgilenen okurlar için yazıda söz edilmeyen eserlerle de karşılaştırmalı olarak okumalar yapmak, çok daha derinlikli bir inceleme ortaya çıkaracaktır.

KAYNAKÇA:

1-Peygamberin Şarkısı;Paul Lynch, Türkçeleştiren Mert Doğruer,Deli Dolu Yayınları 2024

2-Damızlık Kızın Öyküsü, Margaret Atwood, Türkçeleştiren: Sevinç Altınçekiç ve Özcan

Kabakçıoğlu, Doğan Kitap 2021

3-1984, George Orwell, Türkçeleştiren: Armağan İlkin, Kelebek Yayınları 1983

4-Beni Asla Bırakma, Kazuo Ishiguro, Türkçeleştiren: Mine Haydaroğlu,YKY,2021

5-Körlük, Jose Saramago, Türkçeleştiren: Işık Ergüden, Kırmızı Kedi Yayınları,2017

6-Çocuk Geliyor, Han Kang, Türkçesi, Göksel Türközü, April Yayınları,2023

7-Ulysses, James Joyce Türkçeleştiren, Fuat Sevimay, Kafka Yayınları,2019

8-Sütçü, Anna Burns, Türkçeleştiren Duygu Akın, İthaki Modern,2020

9- Koloni, Audrey Magee, Türkçeleştiren Niran Elçi, Deli Dolu Yayınları,2922

10-Biz, Yevgeni Zamyatin, Türkçesi, Algan Sezgintüredi, Versus Kitap,2016

11- Karanlığın Yüreği, Joan Conrad, Türkçeleştiren Sinan Fişek, Dost Kitabevi Yayınları,1982

12- Parçalanma; Chinua Achebe, Türkçeleştiren Nazan Arıbaş Erbil, İthaki,2011

13-Cesur Yeni Dünya, Türkçeleştiren, Ümit Tosun, İthaki Yayınları,2013

İlkiz KUCUR

Aslıhan Duman, Gün Doğusundan Kopan Hikâyeler

Image
Image
Makaleden...

 Aslıhan Duman ‘ın ilk öykü kitabı Gün Doğusundan Kopan Hikâyeler geçtiğimiz günlerde okurları ile buluştu. Duman, ODTÜ Havacılık Mühendisliğini bitirdikten sonra yine aynı üniversitede Endüstri Mühendisliği Yüksek Lisans Programını tamamlamış. Uzun yıllar edebiyat yolculuğunu  savunma sanayiindeki çalışma hayatı ile birlikte sürdürmüş. İngilizce ve Rusçadan yaptığı çevirilerin yanı sıra 2015 yılından bu yana değişik dergilerde yayınlanmış öyküleri bulunuyor.

Yazarın ilk kitabındaki öyküler çok eskilerde yaşanmış söylencelere dayanıyor. Kahramanların her biri çok uzun süren bir yolculuktan günümüze gelmiş. Ama bir o kadar da çok tanıdık, yakınımızda yaşayan bireyler. Kısaca her öykü köklerini Türk Mitolojisinden alsa da aradan geçen yüzyılların aksine anlatılanların günümüzde bir karşılığı var. Yazar bu zor geçişi oldukça iyi başarmış. İlk kitapta hoş görebileceğimiz acemilikler yerine usta işi bir kurguyla eserlerinin yapısını kurmuş. Evet, gerek kahramanlar gerekse olaylar kullanılan dilin de yardımıyla Dede Korkut Hikâyelerini anımsatıyor. Öte yandan öykülerin pek çoğunda zamanı ve mekânı değiştirsek kolaylıkla günümüzde ait bir kurgu diyebiliriz.

Bir Ağıt ve Bir Direniş Mektubu

Aslıhan Duman ‘ın ilk öykü kitabı Gün Doğusundan Kopan Hikâyeler geçtiğimiz günlerde okurları ile buluştu. Duman, ODTÜ Havacılık Mühendisliğini bitirdikten sonra yine aynı üniversitede Endüstri Mühendisliği Yüksek Lisans Programını tamamlamış. Uzun yıllar edebiyat yolculuğunu  savunma sanayiindeki çalışma hayatı ile birlikte sürdürmüş. İngilizce ve Rusçadan yaptığı çevirilerin yanı sıra 2015 yılından bu yana değişik dergilerde yayınlanmış öyküleri bulunuyor.

Yazarın ilk kitabındaki öyküler çok eskilerde yaşanmış söylencelere dayanıyor. Kahramanların her biri çok uzun süren bir yolculuktan günümüze gelmiş. Ama bir o kadar da çok tanıdık, yakınımızda yaşayan bireyler. Kısaca her öykü köklerini Türk Mitolojisinden alsa da aradan geçen yüzyılların aksine anlatılanların günümüzde bir karşılığı var. Yazar bu zor geçişi oldukça iyi başarmış. İlk kitapta hoş görebileceğimiz acemilikler yerine usta işi bir kurguyla eserlerinin yapısını kurmuş. Evet, gerek kahramanlar gerekse olaylar kullanılan dilin de yardımıyla Dede Korkut Hikâyelerini anımsatıyor. Öte yandan öykülerin pek çoğunda zamanı ve mekânı değiştirsek kolaylıkla günümüzde ait bir kurgu diyebiliriz.

Kitapta toplam sekiz öykü bulunuyor. Her öykünün adı bir kahramanın hikâyesi olarak adlandırılmış. Altı öykünün kahramanı erkek, bir öykü de kahramanımız kadın bir öykü de ise hayvan.

Ancak tüm öykülerde kadınlar ve hayvanlar da en az ana kahramanlar kadar etkili. Mitolojilerdeki insan – insan, insan - hayvan, insan – doğa ilişkisi nakış işler gibi işlenmiş. Geçmişten günümüze aktarılan öykülerde bunu başarmak adına yazarın tercihi destansı bir anlatım olmuş.

İlk öyküde her ne kadar Ilgar Bey’in Oğlu Kayraalp’in Hikâyesi anlatılsa da bence asıl kahraman bir kılıç ustasıdır. Yaptığı kılıçlar dillere destan olan usta aynı zamanda büyük bir aşkın da kahramanı olarak okuru şaşırtacaktır.

Kitabın ikinci öyküsü, baba oğul arasındaki iktidar çekişmesinin acı veren sonuçlarına tanık oluyoruz. Arada kalan kadınların bir ömür sürecek hasretleri ve bu acıyla yaşamaya çalışmaları. Aile içinde sağlıklı kurulamayan iletişimin sonuçları dağılmış, mutsuz bireyleri hangimiz tanımadık ki. Bu nedenle kendi duvarlarını örüp kendi cezasını çeken ne çok insan yaşamakta çevremizde. Geçmişte ve bugün değişen pek bir şey yok demek ki.

Aktan’ın Beylik Aldığı Günün Hikâyesi ’de ise bir mağara ile karşı karşıyayız. Mağara kavram olarak doğuşu, rahmi simgeler. Karanlıktır. Saklar. Doğumu aynı zamanda annesinin ölümü olan Aktan ‘ın mağaradan çıkma vakti gelmiştir. Mağara imgesinin çağrıştırması ile anlıyoruz ki sadece onun değil obasının da yeniden doğması anlamına gelir bu çıkış. Geride obanın beyi olan babasını bırakıp beyliğini ilan edişi aynı zamanda yeniden doğan bir halkı temsil edecektir. “Eskinin yükü “atılacak yeniden doğuş gerçekleşecektir. Bu aynı zaman da bireysel anlamda da bağımsızlığın ilanıdır.

Bir diğer öykü Han Oğlu Algan’ın Hikâyesi ise yönetimdeki çıkar çatışmaları ve ihanet üzerine inşa edilmiş. İyi ile kötünün savaşı. İyileri yetiştiren yaşlı insanların geleceğini kurmaları için gençlere yol gösterici, usta olarak uzun süren rehberlikleri bir noktada sona erecektir. İşte o noktada yolculuk yalnız başına devam eder.

Yazar,Sivri Kulak’ın Kaderini Bulduğu Günün Hikâyesi ise Türk Mitolojisinin en bilinen öyküsüne çok farklı bir yaklaşım getirmiş. Yazının başında belirttiğim kahramanı hayvan olan hikâye bu. Sivri Kulak ise bir yavrukurttur. Ama daha fazla bir ipucu vermek istemiyorum. Sürüsünü yitirmiş yavruyu neler bekliyor olabilir?

başlığında tek kadın kahramanın adı olan öyküde ise kötülük tanrısı Erlik Han ile mücadele eden Kınık Bey’in kızı Meral’in hikâyesini okuyoruz.

Son iki öyküde ise kahramanlarımız iki yakın arkadaş. İki dostun iki ayrı öyküsü ile kitabın sonuna geliyoruz.

Dede Korkut’un anlatılarından yola çıkarak onun manevi kızı olmaya aday Aslıhan Duman bu konuda oldukça yol almış görünüyor. En azından hikâyelerini dinledikçe pardon okudukça bize bu duyguyu geçiriyor. Hikâyelerini okurken çok gerilerden günümüze göç ediyoruz. Anlatım dili olarak destanların tadını veriyor. Doğanın içinde onun bir parçası olarak yaşayan bireylerin yaşamlarına tanıklık eden öyküler. Şimdiden, yeni eserlerini merakla bekleyeceğim bir yazar olarak notlarımın arasına aldığımı söyleyebilirim,

İlkiz KUCUR

Attilâ İlhan 'ı Anıyoruz

Image
Attilâ İlhan ile söyleşi, 1980

ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğrencisi, şair İlkiz Kucur, bölüm dersinin ödevi olarak Attilâ İlhan ile söyleşi yapmak ister. Ustası Attilâ İlhan memnuniyetle kabul eder ve soruları daktiloda yazılmış olarak ister. Ancak öğrenci İlkiz Kucur ‘un daktilosu olmadığından, soruları ancak el yazısı ile sunabilir. Büyük ozan, romancı, sinemacı, düşünür ve araştırmacı, yazar Attilâ İlhan genç şairi üzmez ve el ile yazılmış soruları daktilosu ile yeniden yazar ve yanıtlar. Birinci sorunun yanıtı, daha önce bir başka dergide verdiği yanıtla aynı olduğundan o bölümü keserek yazıya ekler. 

Yıllar sonra İlkiz Kucur belgeliğini araştırırken bu ödev – söyleşiyi bulur, Cumhuriyet Gazetesi Kitap ekinde yayınlar. 

Aşağıdaki belgeler, 1980 ‘lerde yazılmış asıllardır ve daktilo ile yazılanlar da Attilâ İlhan ‘ın daktilosundan çıkmıştır. 

İlkiz Kucur el yazısı, Attilâ İlhan daktilosu ile yanıtların asıllarının kopyaları

İlkiz Kucur, el yazısı ile sorular

Image
Image
Image

Attilâ İlhan daktilosundan yanıtlar

Image
Image
Image
Image

Bir Ağıt ve Bir Direniş Mektubu

1-Özgeçmişinizi ve şiirle ilk tanışmanızı anlatır mısınız?

İlk şiirimi ilkokulun üçüncü sınıfında yazdığımı, birkaç kere belirtmiştim.1933 filan olmalı. Şiirin adı ’İlkbahar’dı, sadece’ çiçekler’ ve ‘kelebekler’ kafiyelerini hatırlıyorum. Bir yıl sonra, tarihte okuduğumuz için olacak, Attila diye bir şiir daha yazmıştım, o zaman İzmir’de Karşıyaka’da oturuyoruz, yalıdaki evde, babama okudum, beğenmedi. İyi ama bu anlattıklarım şiire başlamak sayılabilir mi?

2-Şiir kitaplarınızı belirli bir dönemin ürünü olarak görebilir miyiz?(Şiir içeriği, tekniği, dokusu olarak)Bu görüşe katılıyorsanız, bu dönemleri ve tipik özelliklerini açabilir misiniz?

Üç dönemde ele alınabilir: a-‘Duvar’ dönemi, b-‘Sisler Bulvarı’ ‘Yağmur Kaçağı’ ‘Ben Sana Mecburum ve ‘Bela Çiçeği’ dönemi ve sonrakiler. Birinci dönemde, halk şiiri havası egemendir, ikinci dönemde şehir şiiri ağırlığını koyar, üçüncü dönemde klasik Türk şiirinden yeni sentez denemeleri geliştirilir.

3-Şiirlerinizin konuları, şiirinizin biçemini etkiliyor mu? Bu etkileşim ne türde oluyor?

Elbette. İçeriğin biçimi belirlediği bilinen bir şey. Bunu daha dar çerçevede ele alırsak, konunun da biçemi belirleyeceği meydana çıkar.’Teleks’ gibi bir şiirin konusu,’teleks’ türünden bir biçim oluşturmuştur. Bu şiiri nasıl ’incesaz’ şiirleri gibi yazamaz idiysem, bunun tersi de doğrudur.

4-Ozan yaşamınız boyunca etkilendiğiniz ozanlar oldu mu? Bu etkileşimi nasıl özümsediniz?

Çıraklık yıllarımda, halk şiirinden Dadaloğlu, Dertli, Bayburtlu Zihni beni özellikle etkilerdi, önemli bir Nazım Hikmet dönemi geçirdim, klasik Türk şiirinden iki ozanın şiirime güç kattığını sanırım. Baki ve Nedim.

5-Devrimci romantizm konusunda görüşleriniz?

Devrimci romantizm, Stalinci dönemde, Jdanov’un geliştirdiği şemacı bir sanat anlayışının iki ayağından biriydi, özellikle Gorki ’in sosyalist gerçekçi şemaya uymayan eserlerini korumak için icat edilmişti.

6- Sizce sanat taraflı mıdır? Yoksa taraflı olması sanat’ın yüceliğine ters düşer mi?

Elbette taraflıdır. Sanatçı gibi, sanatın da toplumsal/sınıfsal konum ve gelişmeyle önemli ilişkileri vardır. Akıllı sanatçı bunun bilincine varır, durumu özümser, eserine estetik bir çerçeve içinde yansıtır. Akılsızı, ya slogana düşer ya da biçimciliğe.

7-Günümüz koşullarında-genelde Dünya, özelde Türkiye- sanatın ve sanatçının işlevi nedir? Bu soruyu ayrıca şiirin ve ozanın işlevine indirgersek sizce ne yapılmalı?

Sanatçının işlevi, doğa, toplum, insan ilişkilerini, ayrıca insanın kendi kendisiyle ilişkilerini, diyalektik bir yöntemle işleyerek gerçekleşir. Dünya’da da Türkiye’de de durum budur.

8-Sizce sanat ve toplumbilim arasında bir ilişki kurabilir miyiz?

Kuşkusuz. Sanatın toplumbilimle ilişkisi, sanatçının içinde yaşadığı toplumsal ortamı doğru değerlendirmesinde önemli ve yararlıdır. Toplumbilim bilmeyen sanatçı, yanlış değerlendirmelerden yola çıkar, en çok da toplumsal/sınıfsal ilişkilerin işlenişinde yanılır. Toplumbilimin yanına ekonomiyi de koymak gereklidir.

9-Toplumcu şiir adına slogan şiir anlayışı, bugünkü şiirimizi nasıl etkilemiştir?

Çok kötü. Slogan şiiri de, gerçekte, bir biçim şiiridir. Ozan belirli kalıpları tekrarlamakla yetinir. Estetik bir yaratıcılık içinde görünmez. Bu da hem şiirde kişiliği siler, hem şiirin etkisini azaltır.

10-Türk şiirinin bugünkü gelişimini nasıl açıklarız?

Türk şiiri,40 yıllarında CHP diktasının yönlendirmesiyle Garip üçlüsünün,50 yıllarında soğuk savaş ve Menderes diktasıyla İkinci Yeni sirkinin eline düşmüştü.60 yılları uzun süredir baskı altında tutulan toplumsal ve toplumcu şiirin değerlendirildiği yıllar oldu ama genç toplumcu ozanların, özgün bileşimler yapabildiklerini söyleyebilmek son derece güç. Ancak yetmiş yıllarının sonlarına doğru, bazı toplumcu ozanların durumu kavradıkları görülüyor. Bu da bir ümit.

11-20.yy başından buyana tarih sahnesinde pekçok’izm’ler görüldü. Bunlar başlangıçta büyük gürültüler koparırken bir de bakıyorsunuz-tam da kendilerine sağlam bir köşe tutmak sevdasındayken-kısa sürede eskiyor ve yerini kendinden sonra gelen daha yeni, daha “modern’‘  “ve işte sanatın bu en gerçek doruğuna” terk ederek sahneden çekiliyor. Bunu sanatın tüm kollarında görüyoruz. Sizce bu çeşitliliğin nedeni nedir?

‘İzm ‘ çeşitliliği özellikle batı’da görülmüştür.İki nedendendir:1-19.yy dan  itibaren burjuvazinin şiirde(genellikle edebiyatta)içeriği tutuculuğa dönüşmüştür.Bu edebiyata ilgiyi azaltır,oysa güçlü bir yayım sanayi de gelişmiştir.Bu sanayiyi ayakta tutabilmek için ’izm’ li yeniliklerden hayır umar.2- Bilimdeki gelişmelerin edebiyata(sanata)uygulanması’izm’lerin çoğalmasına neden olmuştur:Freud ve psikanaliz’in gerçeküstücülüğü doğurması gibi.

12-‘DUVAR’ da, kitaba ”başlangıçta daima şairler vardı” diye giriyorsunuz ve şöyle sürdürüyorsunuz;”Bir şairler kuşağı nice eziyet, yokluk ve çarpıntıyı göze alarak, demokrasi mücadelesinde sonraki siyasi kütle mücadelesine öncelik etmeğe uğraşmışlardır”. Bu görüşle ozanlardan fazlaca şey beklemiyor musunuz? Bir sınıfın görevini ozanlara yüklemek olmuyor mu?

Ülkemizde, özellikle siyasal baskı dönemlerinde, özgürlük savaşımını yürütmek hep ozanlara düşmüştür. Duvar’ın önsözünde onu belirtmek istedim. Aslı aranırsa,40 yıllarında, özgürlük savaşımını sürdürecek ya da üstlenecek bilinçli bir işçi sınıfı ortada görülmüyordu. İşçi sınıfından geçtim, burjuvazi bile, bürokratik diktanın kanatları altında semirmeye çalışıyor, onunla açıktan iktidar mücadelesine giremiyordu. Ozanların savaşımı, Namık Kemal/Tevfik Fikret/Nazım Hikmet çizgisini sürdürmekten, daha ziyade entelektüel düzeyde bir özgürlük savaşımı vermekten ibaretti. Bunu çok pahalı ödediler.

13-Divan edebiyatının ve Türk müziğinin etkilerini, şiirlerinizde kolayca görebiliyoruz. Bildiğim kadarıyla geçmiş sanatın mirasından yararlanmanızda Paris’in büyük etkisi söz konusu. Bu konudaki görüşleriniz?

Paris’te Fansızların ve öteki batılı ülkelerin, geçmiş sanat ve müziklerini ne kadar iyi kolladıklarını saptadım. En ilerici, en çarpıcı geçinenleri bile, geçmiş büyüklerine toz kondurmuyor, yaptığı yeni bileşimlerde onlardan yararlanmaya çalışıyordu. Bizdeki geçmişe sövgü eğiliminin komprador kültürünün, ülkeyi alaturka ve alafranga diye ikiye ayırmasından doğduğunu düşündüm. Gerçekten de klasik Türk şiiri ve müziğiyle ilgilenmemde, Mustafa Kemal liderliğindeki demokratik Türk devrimiyle ilgilenmem de, Fransa’da iken başlamıştır.

14-Yağmur Kaçağı’nda, yaşamınızın belli bir döneminden sonra Jdanov’dan kapma ’inek toplumculuğunu ’ bıraktığınızı yazıyorsunuz. Bu görüşü biraz daha açabilir misiniz?

Jdanov’un görüşlerinin, ona ait olduğunu bile bilmezdik biz, sanırdık ki toplumculukta sanatın kuralları vardır, bu kurallar böyle konmuştur, değişmez. Olayı Paris’e gidince asıl yerine koyabildim. Jdanov’un çok ünlü birkaç yazısını inceledim, Rusya’daki sanatçılara uyguladığı yöntemleri öğrendim, tek kelimeyle sosyalistlik adına sanatçıların nasıl gem, dizgin ve üzengiyle yönetildiklerini gördüm, oysa toplumculukta, hele diyalektik yöntemin kendisinde bu türden dogmatizmlere yer yoktu, bu fikre vardıktan sonra, toplumsal gerçekçiliği kendi yorumuma göre uygulamaya başladım.

15-Tutuklunun Günlüğü’ndeki şiirlerin bir bölümü divan şiiri geleneğini gösteriyor. Kitabın birinci bölümü ise ‘teleks’ şimdiye dek şiirimizde görülmeyen bir biçim. Neden böyle bir yöntem izlediğinizi açabilir misiniz?

Yukarıda açıklamaya çalışmıştım. Teleks çağdaş toplumsal içeriği çağdaş bir biçimde vermeye çalışan bir şiir. Divan şiirinden yararlandığım şiirlerde, bu şiirin daha çok sesini ve havasını işe koşuyorum, şiirlerin içeriği yine çağdaş sorunlardır, hatta biçimleri de çağdaş içeriğe uygun olarak klasik biçimlerden farklıdırlar. Gazel gazele, rübai rubaiye benzemez, mısrada aruz ritmi ve sesi var fakat aruz vezni yoktur.

16-Zaman zaman romanlarınızdaki kahramanlar şiirlerinizde karşımıza çıkıyorlar. Örneğin, Yasak Sevişmek’ te Çalar Saat Bu ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?

Sanatçının dünyası bir bütündür, oradaki kişilerin bazen şiirlerde bazen romanlarda ortaya çıkmasında yadırganacak bir şey yok. Birbirini tamamlıyor.

17-Talat Sait Halman, Milliyet Sanat Dergisi’ndeki bir yazısında, ”okuru fazla düşünmek şairi bir takım ödünlere, basitleştirmelere, moda merakına sürükleyebilir. Gerçek şairin görevi, kendi iç dünyasındaki dürüst heyecanlarını dilin en sağlam kanıtlarıyla yaratmaktır.” diyor. Sizce gerçekten ozan sırf kendi için mi yazmalı?

Ozanın kendisi için yazması diye bir şey olamaz, söylemek, yazmak vs. işin içine girince, o iş başkalarına ulaştırılmak için yapılıyor demektir. Aslında sanatçı toplumsal bir antenden başka nedir ki, ayrı ayrı doğadan toplumdan insandan aldığı mesajları kendi kişiliğinde yoğurarak yeniden aynı yörelere dağıtır. İletişimin gerçekleşebilmesi, sanatçının çağdaşlarıyla özdeşleşebilme yeteneğine bağlıdır.

Yardımlarınız için çok teşekkür ederim.        

Gertrude Stein

Image
Gertrude Stein

Paris’te Gece Yarısı (Midnight in Paris) filmini izlediniz mi? Woody Alen’in yazıp yönettiği 2011 yapımı filmden söz ediyorum. Zaman zaman beyaz perdede Ernest Hemingway’in, F. Scott Fitzgerald, Pablo Picasso, Henri Matisse  ve daha pek çok kişinin göründüğü romantik komedi de bir sahne vardır. Filmin başrol oyuncusu Owen Wilson bir barda Ernest Hemingway ile karşılaşır. Yazdığı romanı okumasını ve görüşlerini belirtmesini ister ondan. Hemingway ise onu bir başkasına yönlendirir. Onun görüşleri daha değerlidir çünkü. (...)



Gertrude Stein

Paris’te Gece Yarısı (Midnight in Paris) filmini izlediniz mi? Woody Alen’in yazıp yönettiği 2011 yapımı filmden söz ediyorum. Zaman zaman beyaz perdede Ernest Hemingway’in, F. Scott Fitzgerald, Pablo Picasso, Henri Matisse  ve daha pek çok kişinin göründüğü romantik komedi de bir sahne vardır. Filmin başrol oyuncusu Owen Wilson bir barda Ernest Hemingway ile karşılaşır. Yazdığı romanı okumasını ve görüşlerini belirtmesini ister ondan. Hemingway ise onu bir başkasına yönlendirir. Onun görüşleri daha değerlidir çünkü. Kahramanımız eseri hakkında görüşlerini öğrenmek için kapıyı çaldığında kapıyı açan Alice B.Toklas’tır. İçeri girerler ve koltukta Gertrude Stein oturmakta, Picasso ile tartışmaktadır.

Çünkü Gertrud, Paris’te  hemen hemen tüm ressamların, yazar ve şairlerin akıl danıştıkları, yorumlarına değer verdikleri yazar, eleştirmen ve sıra dışı bir kadındır. Daha kendi kaleme aldığı, hayat arkadaşı Alice B. Toklas’ın Özyaşam öyküsünden tanıyan okurlar bu kez Philippe Blanchon ‘un hazırladığı biyografisi ile farklı bir bakış açısından Gertrud’un kimliğinin eksik parçalarını öğrenecekler. Dilimize Şehsuvar Aktaş tarafından çevrilip Yapı Kredi Yayınlarınca Temmuz 2022 ‘de okurla buluşturulan kitapta okuru kendisine çeken pek çok başlık bulunmakta.

1874-1946 yılları arasında yaşayan Amerikalı olmasına karşın yaşamının en verimli yıllarını Paris’te geçiren Stein Paris ve Avrupa sanatının tam ortasına yerleşmiş ve ona yön veren isimlerden olmuştur. Evinin duvarları Cézanne, Gauguin, Picasso,  Matisse ve daha pek çok ressamın tabloları ile donatılmıştır. Yazar arkadaşları arasında Hemingway, Apollinaire, Fitzgerald hatta Ezra Pound, Virginia Woolf ünlü yayıncı Sylvia Beach ‘i sayabiliriz. James Joyce ile de tanışır ama aralarında bir dostluk söz konusu değildir. Hatta kendisini James Joyce ’dan biraz daha fazla değerli bulur. Tıp eğitiminin ardından abisini izler ve Paris’e meşhur Fleurus sokağına yerleşir. Buradaki evleri bir süre sonra pek çok sanatçının soluk alıp verdiği, sanat kuramlarının geliştirildiği hatta neredeyse Kübizmin temellerinin atıldığı yer olacaktır. Picasso en yakın dostlarından biri olarak Stein ’in eleştirilerine çok önem verir. Eve girip çıkanlar Picasso, Hemingway, Ezra Pound, Guillaume  Apollinaire, Matisse, Sherwood Anderson ve daha pek çok isim. Uzun akşam yemekleri, sergiler, seyahatler, ileride dünyaca tanınacak ressamların ilk yılları Avrupa ve Amerika’ da konferanslar… Dil üzerine çalışmalar. şiirler, romanlar ve pek çok alanda yayınlanmış kitaplar. Yanı başından hiç ayrılmayan hayat arkadaşı Alice B. Toklas ile entelektüel sohbetleri.

Savaş yılları. Gönüllü çalışmaları ile bir kentten diğerine taşınan yardım malzemeleri.

Çok az insanın yaşayabileceği bir hayatı yaşayan Gertrude Stein ‘ı onu tanımak özellikle resim ve edebiyat düşkünü sanatseverlerin mutlaka okuması gereken bir biyografi. Bunca sanatçının arasında önemli bir konumda bulunan Stein siyasi görüşlerinde ise oldukça yalpalamış ve çoğu kez yanılgılara düşmüştür.

Abisi ile birlikte zamanının en büyük resim kolleksiyoneri olan Gertrude Stein ‘i okumak onun yaşadığı yılların Paris’inde kitapçılarda dolaşıp, La Seine nehrinin kıyısında bir kafede oturup bir şeyler içmek, Lüksemburg Bahçesi’nde uzun uzun tartışmalarla yapılan yürüyüşlere katılmak gibi. Akşam Stein ’lerin Fleurus sokağındaki 27 numaralı evindeki akşam yemeğine kimin geciktiğini, kimin her zaman tam vaktinde geldiğinin tanığı oluyorsunuz. Paris’te açılacak sergilerin heyecanı, sergiler ile ilgili değerlendirmeleri, başlayan ve biten aşkları. Bir süreliğine de olsa kendinizi 20.yy ‘ın başlarından ortalarına kadar süren Paris yaşamında ona eşlik eden onlarca sanatçıya tanıklık etmenin güzelliğini bu satırlarda bulabileceksiniz.

İlkiz KUCUR

Lao She 'den Kedi Gezegeni kitabı hakkında, Giray Fidan ile söyleşi

Image
Image

KEDİ GEZEGENİ - Çevirmen: Prof. Dr. Giray Fidan 'a Sorular, 0212.2025

Sayın Giray Fidan öncelikle sizi tanıyalım. Okurlarımıza kendinizden, eğitiminizden ve şu andaki çalışmalarınızdan kısaca söz eder misiniz? Kedi Gezegeni’nden önce çevirdiğiniz eserler hakkında da kısa bir bilgi verebilir misiniz?

1980 yılında Ankara’da doğdum. Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarımı Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sinoloji Anabilim Dalı’nda tamamladım. Lisans ve Doktora çalışmalarım sırasında Çin’de araştırmalar yaptım. Doktora sonrası Princeton Üniversitesi’nde de araştırmalar yaptım. Akademik çalışmalarım son yıllarda modernleşme ve modern dönemde Çin’in Türkiye algısı üzerine devam etmekte. Kedi Gezegeni’nden önce yaptığım bazı çeviriler: 2014 yılında Prof. Dr. Pulat Otkan ile birlikte Sunzi’nın “Savaş Sanatı” eserini Çince aslından Türkçeye çevirdik ve şu ana kadar 22 basım yaptı. Daha sonra Konfüçyüs’ün “Konuşmalar”, Zhuangzi’nın (Chuang Tzu) “Zhuangzi Metinleri”, Guiguzi’nın “İkna Sanatı” gibi klasik Çin eserlerinin çevirilerini yaptım. Huo Da’nın “Müslüman Cenazesi”, Zhang Wei’in “Kadim Gemi”si, Ge Fei’in “Görünmezlik Pelerini” gibi modern eser çevirilerim de bulunuyor.

1- Kitapta iki çevirmenin adını görüyoruz. Diğer çevirmen Tang Guozhong kimdir kısaca onu da bize tanıtır mısınız?

Tang Guozhong, Beijing Yabancı Diller Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, Ankara Üniversitesinde Tarih Bölümünde yüksek lisansını tamamladı.

Halen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümünde doktora

çalışmalarına devam etmekte ve Zhejiang Yuexiu Yabancı Diller Üniversitesi Türk Dili ve

Edebiyatı Bölümünde program yürütücüsü olarak görev yapmaktadır.

2- Lao She’ nin dilimize kazandırılan diğer eserleri ve Çin Edebiyatı’ndaki yeri hakkında da okurlarımızı bilgilendirir misiniz? Kimdir Lao She ? Onu intihara sürükleyen süreç hakkında da bizi aydınlatırsanız sevinirim.

Lao She’nın özgün dili Çinceden dilimize çevrilen ilk eseri “Kedi Gezegeni”dir. Lao She’nın bir diğer eseri olan “Çekçek” Aykut Derman’ın çevirisiyle 1975 yılında Konuk Yayınları’ndan çıkmıştır. Lao She hiç şüphesiz modern Çin edebiyatının en önemli yazarlarındandır. Çok sayıda eseri modern klasiklerden sayılmaktadır. Lao She “Kültür Devrimi” döneminde intihar etmiştir.

3- Kedi Gezegeni’nden önce size son bir soru daha sormak istiyorum. Ülkemizde Çin Edebiyatı ne kadar ilgi görüyor? Bunun karşıtı olarak da Çin de Türk Edebiyatı ne kadar biliniyor?

Ülkemizde Çin edebiyatına özellikle son yıllarda artan bir ilgi var. Artan çeviriler ile bu ilginin daha da artacağını düşünüyorum. Türk edebiyatı Çin’de biliniyor. Son yıllarda Çin’de de tıpkı Türkiye’de olduğu gibi artan bir ilgi söz konusu.

4- Kedi Gezegeni ‘ni okuduğumda belli bir türün içine koymakta zorlandım. Sadece bilimkurgu ya da sadece distopya diyemedim. Siz bu konuda ne düşünürsünüz? Çin edebiyatında roman türü olarak bilimkurgu ve distopya okurlar tarafından ne kadar karşılık buluyor?

Kedi Gezegeni’nin bilimkurgu mu yoksa bir distopya mı sayılması gerektiği uzun zamandır akademik çevrelerde tartışılan bir konu. Bence bilim kurgu özellikleri ön planda olmayan bir eser ve daha çok bir distopya sayılabilir. “Kedi Gezegeni”nin en ilginç tarafı yazarı Lao She da dâhil olmak üzere 20. Yüzyılda Çin Edebiyatında benzer bir eser olmaması. Çin edebiyatında özellikle son 20 yılda bilimkurgu eserleri çok ilgi görüyor. Hatta Çinli yazarların bilim kurgu eserleri yabancı dillere çevriliyor ve o ülkelerde de çok satanlar arasında yer alıyor.

5- Kitabı okuduğumuzda sözü edilen ülkenin Çin olduğunu anlamak zor değil. Kitap yazım süreci olan 1932-1933 yılları arasındaki Çin’i anlatıyor. Bu nedenle yazarın yaşadığı Avrupa’dan Çin’e döndüğü süreçte yaşadığı hayal kırıklığını yansıtan bir eser olarak nitelendirebilir miyiz? Bize kısaca o yılların Çin toplumunu anlatır mısınız? Evlerin sadece duvarlardan oluşması, büyülü yapraklar, eğitim, kadınlara bakış ve kısa boylu düşmanlar derken nelere göndermeler yapılıyor?

6- 20. yüzyılın ilk yarısında Çin edebiyatında öne çıkan bir yaklaşım “Kedi Gezegeni” ne hâkim olan hava. Modernleşmede geri kalan Çin bu dönemde büyük sorunlarla boğuşmaktadır ve bir türlü bu sorunlara kalıcı çözümler ortaya konamamaktadır. Bu dönemde Lao She ve Lu Xun gibi çok önemli yazarların eserlerinde bu sorunlara göndermeler ve sert eleştiriler hâkimdir. ‘0. Yüzyılın ilk yarısında Çin birçok açıdan geri kalmış ve yabancı güçlerin etki alanına girmiştir. Dönemin düşünürleri dil ve edebiyat başta olmak üzere her şeyin yeniden düşünülmesi ve inşa edilmesi gerektiğine inanmaktadır. Evlerin sadece duvarlardan oluşması Çin mimarisine gönderme yapmaktadır. Büyülü yapraklar Çin’de 19. Yüzyıldan itibaren önemli sorunlardan biri olan afyona gönderme yapmaktadır. Eğitim ve kadınlar konusundaki eleştiriler de dönemin sorunlarına getirilen eleştirilerdir. Kısa boylu düşmanlar Japonları anlatmaktadır.

7- Lao She nin dilimize kazandırılan diğer eserleri ve Çin Edebiyatı’ndaki yeri hakkında neler söylersiniz?

Lao She’nın “Kedi Gezegeni” dışında sadece “Çekçek” adıyla dilimize çevrilen eseri bulunmaktadır. Bu eser Lao She’nın en önemli yapıtlarından sayılmaktadır ve 1945’te Amerika’da çok okunan yabancı romanlardandır.

8- Son olarak yeni çevirileriniz ve eklemek istedikleriniz için sözü size bırakmak istiyorum. Bir okur olarak Kedi Gezegeni iyi ki okumuşum dediğim bir kitap oldu. Size ve Tang Guozhong’a çok teşekkürler.

Çok teşekkür ederim bu röportaj için. Tang Guozhong ile çevirisini tamamladığımız iki modern eser gelecek yıl yayınlanacak. Ayrıca benim çevirisini bitirdiğim bir klasik de önümüzdeki aylarda yayınlanacak.

 

 

İlkiz KUCUR