Don Kişot 'u Yeniden Okumak

Image

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı romanının son bölümünde, burjuva yaşamına ait tüm alışkanlıklarını bırakarak çıktığı yolculukta Turgut Özben’in yanında Don Quijote vardır. Onu okuyarak başlayacaktır yolculuğu.

Bir başka romancımız Ahmet Mithat Efendi, Oğuz Atay’dan çok daha önce, 1877 yılında Çengi adlı romanını yayınlar. Okura bu romanı tanıtırken de aslında onun Don Quijote’nin bir uyarlaması olduğunu söyler. Çeviri yerine uyarlamayı tercih etmesi, şövalyelik geleneğinin Türk okuruna yabancı olması nedeniyle yeterince anlaşılmayacağını düşündüğündendir. Masum Yüzlü Şövalye, Ahmet Mithat Efendi’nin kalemi ile Çengi olmuştur.

Borges çok küçük yaşta tanıştığı okuma alışkanlığı ve edebiyat sevgisini ilk okuduğu kitaplardan biri olan Don Quijote’ye borçlu olduğunu söyler. Çocukluk yaşlarında yazdığı öykülerde Don Quijote’den esinlenmiştir. İlerleyen yıllarda yazacağı Piere Menard’a göre Don Quixote adlı öyküsünde adından da anlaşılabileceği gibi yine Don Quijote başroldedir. 
(...)

Don Kişot 'u Yeniden Okumak

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar adlı romanının son bölümünde, burjuva yaşamına ait tüm alışkanlıklarını bırakarak çıktığı yolculukta Turgut Özben’in yanında Don Quijote vardır. Onu okuyarak başlayacaktır yolculuğu.

Bir başka romancımız Ahmet Mithat Efendi, Oğuz Atay’dan çok daha önce, 1877 yılında Çengi adlı romanını yayınlar. Okura bu romanı tanıtırken de aslında onun Don Quijote’nin bir uyarlaması olduğunu söyler. Çeviri yerine uyarlamayı tercih etmesi, şövalyelik geleneğinin Türk okuruna yabancı olması nedeniyle yeterince anlaşılmayacağını düşündüğündendir. Masum Yüzlü Şövalye, Ahmet Mithat Efendi’nin kalemi ile Çengi olmuştur.

Borges çok küçük yaşta tanıştığı okuma alışkanlığı ve edebiyat sevgisini ilk okuduğu kitaplardan biri olan Don Quijote’ye borçlu olduğunu söyler. Çocukluk yaşlarında yazdığı öykülerde Don Quijote’den esinlenmiştir. İlerleyen yıllarda yazacağı Piere Menard’a göre Don Quixote adlı öyküsünde adından da anlaşılabileceği gibi yine Don Quijote başroldedir. Gogol’un Ölü Canlar’ı, Flaubert’in Madam Bovary’si, Tolstoy’un Anna Karenina adlı başyapıtındaki kahramanlarından Lyovin’e baktığımız zaman da Don Quijote’den izler göreceğiz. Dostoyevski güncesine, "Don Kişot, insan düşüncesinin en son ve en büyük sözü, bugüne değin yazılmış en hüzünlü kitap, insanın ifade edebileceği en acı ironidir," diye yazar ve Budala adlı eserindeki Prens Mişkin karakterini Don Quijote’den yola çıkarak yaratır. Ünlü edebiyatçı Miguel de Una- muno “Cervantes’in şaheseri İspanyol Dini Kitabı olarak Incil’in yerine konulmalı,” derken, “tanrımız Don Quijote,” diye de ekler.

İngiltere de Fielfing, Smollett, Sterne, Almanya’da Goethe, Thomas Mann, Fransa da Stendal ve Fluebert, ABD de Melville ve Mark Twain Don Quijote’nin izini süren kahramanları ile edebiyat dünyasında yerlerini alan yazarlardan birkaçıdır.

Pek çok eleştirmen taralından edebiyatta roman türünün başlangıcı sayılan ve 1615 yılında basılan Cervantes’in bu ünlü eserinin büyüsü dört yüz yıldan uzun süredir tüm dünyada etkisini sürdürmektedir. Bu yazımızda bunca yıldır sürüp giden bu büyüyü biraz olsun anlamaya çalışacağız. Önce yazarını kısaca tanıyalım. Unutmayalım ki Cervantes kitabına yaşam öyküsünden pek çok iz aktarmıştır.

Zaman zaman eczacılık, doktorluk, veterinerlik de yapan, aslında berber olan bir babanın oğlu olarak 1547 yılında dünyaya gelir. Ailenin yoksul olması nedeniyle eğitimini tamamlayamaz. Yasaklanmış olmasına karşın, düelloya girişmesi sonucu yargılanır ve gıyabında sağ elinin kesilmesi ile birlikte on yıl sürgüne gönderilmesine karar verilir. Bunun üzerine Cervantes ülkesini terk ederek İtalya’ya kaçar. İtalya o yıllarda Rönesans’ın merkezi konumundadır. Rönesans’ı yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Roma’da bulunan İspanyol Askeri Birliği’ne katılarak asker olmaya karar verir. Don Quijote’nin 39. Bölümünde, asker olmaya karar verme sürecini anlatırken kendisini anlatır sanki. Artık Haçlı Donanmasında bir askerdir. İnebahtı Savaşı’na katılır. Osmanlı Donanması savaşı kaybeder, ancak Cervantes Osmanlı ordusuna esir düşer. İstanbul ve Cezayir’de beş yıl süren bir esirlik onu beklemektedir. Üstelik bu kez savaşta sol elini kaybedecektir. Kalem tutan sağ elini ülkesinden kaçarak kurtarmış, savaştan dönerken bu kez sol elini kaybetmiştir. Kendisine verilen, İnebahtı’nın Çolağı takma adı pek çok yazar tarafından kullanılmıştır. Beş yıl İstanbul ve Cezayir’de süren esirlik yaşamı 1580 yılında sona erer ve İspanyaya geri döner.

Ülkesinde önceleri tiyatro oyunları yazar, daha sonra ilk romansı olan "La Galatea"yı yayınlar. Yaşadığı geçim sıkıntıları nedeni ile donanmaya memur olur. Burada zimmetine para geçirdiği gerekçesi ile hapse girer. Hapiste geçen günlerde Don Quijote’yi tasarlayacaklar. Don Quijote’nin ilk bölümü 1605 tarihinde yayınlanır ve çok beğenilir.

Sadece İspanya’da değil neredeyse tüm Avrupa’da en çok okunan kitaplardan biri olmuştur. Bu kadar çok sevilen kitaptan Cervantes ne yazık ki para kazanamamıştır. On yıl sonra kitabın ikinci bölümü yayınlanacak ve o günlerde çok bilinen şövalye romanlarını tarihe gömecektir. Romans’tan romana geçiş Don Quijote ile gerçekleşmiştir.

Romanda yarattığı karakter aslında yazarı ile birçok ortak noktaya sahiptir. Her ikisi de savaştıkları değerler adına kaybedenler olarak tarihe adlarını yazmışlardır. Cervantes ile aynı zaman diliminde yaşayan Shakespeare, 23 Nisan 1616’da varlıklı biri olarak yaşama gözlerini yumarken Cervantes, kitabı pek çok ülkede basılmasına karşın yoksul bir yazar olarak onunla aynı tarihte ölecektir.

Don Quijote’nin konusunu bilmeyen yoktur. Sıradan bir okura Don Quijote’yi sorsak ilk alacağımız yanıt büyük olasılıkla, yel değirmenlerine karşı savaşan ve kendisini şövalye sanan bir meczuptur, olacaktır. Sonra belki Sanco Panza’yı anımsayacaklar. Biri zayıf bir atın, diğeri uyuz bir eşeğin üzerinde, hepimizin bildiği, şövalyenin üzerindeki tenekeden zırhı ve kargıdan mızrağı ile çocukluğumuzdan bu yana belleğimize yerleşen resmi anlatacaktır.

İnsan yaşamında çocuklukta, gençlikte ve yaşlılıkta mutlaka okunması önerilen Don Quijote, elbette bu kadar basit tanımlanamaz. Masum Yüzlü Şövalye yüzyıllardır bizimle ise, o zaman ona hak ettiği saygıyı en azından okurları olarak sunmalıyız.

Öncelikle İspanya’nın diğer kıtalara yaptığı deniz yolculukları ile zenginleştiği, ama bu zenginliğin halkla paylaşamadığı yıllarda yazılmıştır kitabımız. Rönesans nedeni ile sanatta konu ve işleyiş biraz daha serbestleşmiştir.

O yıllarda yazılan şövalye romanları ya da yazarı bilinmeyen Amatis romanlarının karşısına Cervantes, Don Quijote ile çıkacaktır. Kitapta neredeyse tüm edebiyat türleri kullanılmıştır. Sone, pastoral, epik, romans vb. Daha önce hiç yapılmamışı yapmıştır Cervantes. Üstelik bunu yaparken de bu türler arasında özellikle birini öne çıkartıp benimsemez. Kendisi dindar olmasına karşılık Don Quijote’de bu dindarlığı görmeyiz. Kitapta Don Quijote insani değerleri temsil ederken, sahip olduğu bu değerlerden taviz vermeyen bir davranış içindedir. Aşk ve o aşka ölümüne sahip çıkmak da onun vazgeçilmezidir. Sancho Panzo ise çıkarını düşünen sıradan insanı temsil ederken, aynı zamanda gerçekçi, biraz üçkâğıtçı, bu dünyada küpünü doldurmayı düşünen bir kahramandır. Romanda zaman zaman iki kahraman rollerini değiştirir gibi olsalar da yel değirmenlerine karşı savaşan ya da koyun sürüsünü düşman askerleri olarak gören Don Quijote’den daha fazla dayak yiyen Sancho Panzo’dur. Gündelik dili temsil eden Sancho Panzo’nun kurduğu cümleler adeta atasözlerinin havada uçuştuğu konuşma balonları gibidir. Mahzun Yüzlü Şövalyesi’nin ona vaat ettiği cezire valiliğine, kendilerine oyun oynayan bir düşes ve düş aracılığı ile kavuşacaktır. Burada kimsenin ondan beklemediği bir yöneticilik sergilese de bu işin kendisine göre olmadığını anlaması uzun sürmez.

Üstelik evine döndüğünde gerçek bir vali olmadığını eşi yüzüne çarpacaktır. Öyle ya, cezire karada olmaz. O bir göl ya da denizin ortasındaki yerleşim birimidir her şeyden önce.

Don Quijote’de Cervantes, kitabın birden fazla yazarı olduğunu söyler okura. Kitabı nasıl büyük bir umutsuzlukla yazdığını anlattığı arkadaşı aslında biziz. Önsözünde seslendiği, kendisini anlamasını istediği okuru. Böylece Jale Parla’nın kitabında belirttiği gibi, okur da kitabın kahramanlarından biri olmuş-tur artık. Ancak sekizinci bölümde kahramanımız hakkında anlatılacak başka bir hikâye kalmadığı gerekçesi ile yazar başını alıp çekip gider. Jale Parla bu durumu şöyle açıklıyor: “Gerekçesi, Don Kişot’un kahramanlıklarına dair o noktaya kadar aktardıkları dışında bir kayıt bulamadığıdır. Bize bunu haber veren anlatıcı, farkında olmadığımız bir gerçeği de haber veriyor. Elimizde tuttuğumuz kitap aslında ilk satırda tanıştığımız derleyen anlatıcı tarafından değil, ikinci bir yazar tarafından tamamlanmıştır. Burada karşımıza çıkan ikinci yazardır. Kayıp metinlerin peşine düşen ikinci yazarı bize anlatan ise yine Parla’nın deyimi ile “gölge yazardır” yani Cervantes (s.l 16-118). İşte bu teknikleri kullanarak modern romanın temellerini atan kitap olmayı hak etmektedir Don Quijote.

Yukarıda sözünü ettiğimiz büyünün yüzyıllardır süren etkisi, sadece geliştirdiği roman teknikleri değildir kuşkusuz. Eserinde kullandığı doğu öyküleri, Bizans öyküleri pastoral tasvirlerin de bu büyünün oluşmasında çok büyük katkısı vardır. Birinci ciltteki 52, ikinci ciltteki 74 bölüm boyunca süren kitapta birbirinden farklı gibi görünen olaylar aslında bir yolculuğu anlatır. Yolculuk boyunca bize pastoral bir anlatı eşlik eder. Kitabın büyüsünün en önemli özelliklerinden biri de işte bu anlatımdır. Kayalar, ağaçlar, mağara ve kırlar romanın okuyucunun zihninde yansımasının görsel zenginliğini oluşturmaktadır. Uzun süren bu yolculuk nedeni ile bana göre aynı zamanda bir yol romanıdır Don Quijote. Üstelik menzili olmayan bir yolculuk gibi görünen, ama hüzünlü bir son ile başladığı noktaya geri dönen bir yol romanı. Büyük bir heyecanla başlayan ve acı veren bir pişmanlıkla sona eren yolculuk.

Don Quijote ile Cervantes kendisinden sonra gelecek romancılara büyük bir miras bırakmıştır. Bunu yaparken de şövalye romanlarını sonsuza kadar tarihin karanlıklarına gömmüştür. Kalemi ikinci cildin sonunda Mahzun Yüzlü Şövalye’nin ölümünün ardından şöyle der: “Don Quijote sadece benim için, ben de onun için yaratıldık; o yapabildi ben yazabildim. Sadece ikimiz birbirimizle beraber olabiliriz.”

O kalemi ve Don Quijote’yi Nazım Hikmet’in dizeleri ile selamlayarak, Don Quijote’nin bir kez daha okunmasını dileyelim o zaman.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Don Quıjote(I-II), Cervantes, Çev.Roza Hakmen/Şnr- leri çev.Alımet GÜNTAN

YKY, 22. Baskı, İstanbul 2017

Don Kişot’tan Bugüne Roman, Jale Parla, İletişim Yay., 13.Baskı, İstanbul 2015

Batı Kanonu, Harold Bloom, Çev.Çığdem Pala Mull, İtlıaki Yay., İstanbul 2014

Nazım Hikmet Tüm Şiirleri 7.Kitap, Saat 21-22 şiirleri, eserlerine girmeyen şiirleri, Hazırlayan Asım Bezirci, Cem Yayınevi, İstanbul 1979

Don Kişot, Yaşadığı Dönemin Özelliklerini Ne Kadar Yansıtmaktadır?

Image

Miguel de Cervantes Saavedra 1547-1616 yılları arasında oldukça maceralı bir yaşam sürer. Bu yasama savaşlar, esaret, bir kol kaybı, evlilikler, tiyatro eserlerini sığdırır. Ama tüm bunların dışında bir eser daha yazar ki aradan geçen 413 yıla rağmen tüm dünyada roman sanan denildiğinde herkesin aklına ilk o gelir: DON KİŞOT’

Don Kişot yazılmadan önce 15. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans dönemi ile tüm Avrupa’da sanat, bilim ve edebiyatta büyük bir devinim söz konusudur.

Bu dönemde skolastik düşüncenin yerini bilimsel ve hümanist bir düşünce almaya başlar.

Don Kişot 'u Yeniden Okumak

Miguel de Cervantes Saavedra 1547-1616 yılları arasında oldukça maceralı bir yaşam sürer. Bu yasama savaşlar, esaret, bir kol kaybı, evlilikler, tiyatro eserlerini sığdırır. Ama tüm bunların dışında bir eser daha yazar ki aradan geçen 413 yıla rağmen tüm dünyada roman sanan denildiğinde herkesin aklına ilk o gelir: DON KİŞOT’

Don Kişot yazılmadan önce 15. yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans dönemi ile tüm Avrupa’da sanat, bilim ve edebiyatta büyük bir devinim söz konusudur.

Bu dönemde skolastik düşüncenin yerini bilimsel ve hümanist bir düşünce almaya başlar.

Matbaa keşfedilmiş, bununla birlikte okuryazar sayısında büyük bir artış gözlenmiştir. Sosyal ve ekonomik büyüme ile birlikte bağnazlık gerilemeye başlar. Denizaşırı ülkelere yolculuk, yeni toprakların keşfi, sömürgecilik, Avrupa’ya akan kaynaklar ile gelen zenginlik ve ticari hayatın canlanması ile feodalizm, pek çok Avrupa ülkesinde gerilemeye başlamış hatta sonlanmıştır.

Antik ve Helenistik dememe ait eserler çevrilirken Antik Mısır ve Arap Bilginlerin eserleri de Avrupalı okur ile tanışmıştır.

İnsana verilen değer ilk kez bu dönemde öne çıkmıştır. Pozitif bilim ve sanatın desteklenmesi Kilise’nin baskısını kırmaya başlayınca Kilise önemini kaybetmiştir

İspanya bu gelişmelerin yaşandığı yıllarda diğer Avrupa ülkelerinin aksine, denizaşırı yolculuklarla keşfettiği ve sömürgesi yaptığı yeni yerlerden gelen ekonomik güç ile feodalizmin yok edilemeyen baskısı arasında sıkışmıştır.

Don Kişot işte bu İspanya’da doğar, yaşar ve ölür. Peki, biz okurlar onun serüvenini okurken yaşadığı döneme ait hangi ipuçlarına ulaşabiliriz?

Öncelikle eserde feodal yapıyı korumaya devam eden İspanya’yı görüyoruz. Kahramanımızın yoksul bir asilzade olduğunu daha eserin başında öğreniyoruz. Kendisine dedelerinden kalan miras büyük tarlalar, köyler değildir. Paslı bir zırh ve kılıçtır. Bir şövalye için gerekli gerçek bir miğferi bile yoktur.

Ama onun kafasında yarattığı Mahzun Yüzlü Şövalye kötülükler ve kötülerle savaşacak, heybesinde biriktireceği kahramanlık hikâyeleri ile dolu olarak evine geri döndüğünde güzeller güzeli(!) Dulcinea del Tobaso’ya kavuşacaktır. Bu yüzden de çevresindekiler aklını kaçırmış zavallı efendilerim bu maceradan korumak isterler.

Oysa Cervantes İtalya’da bulunduğu yıllarda üzerinde tartışılan delilik kavramına yabancı değildir.

Biz de o yılların entelektüel ortamına baktığımızda Avrupa'da delilik kavramı üzerine çalışan önemli düşünürleri görmekteyiz. Bunlar arasında özellikle Erasmus ‘un 'Deliliğe Övgü’ adlı eseri dikkati çeker.

Cervantes İtalya’da Erasmus ‘un öğrencileri ile bir arada olma fırsatı bulduğuna göre, bu tartışmalara da yabancı değildir.

Erasmus ‘un deliliği kutsayan, delilerin toplumdan dışlanmasını eleştiren bir eseri, kilisenin tepkisini çeker, yasaklanır ancak yine de dönemin pek çok aydınına da ilham verir.

Delilik ve artık gerçek hayatta karşılığı olmayan ama feodalizmin etkisinden de tam olarak çıkamamış İspanyol toplumunun bireyinden nasıl bir kahraman yaratabileceğinin sorusunun yanıtını Cervantes, Don Kişot olarak verir.

Böylece onun romanında çağına dair pek çok ipucu ve deliliğin hayal dünyası içinde dolaşan, hiç gerçekleştiremediği kahramanlıkların kahramanı okluğuna inanan, okurun kendisine hep sevgiyle yaklaştığı bir kahramanla tanışır, onu severiz.

Kahramanımızın hayatındaki birçok bölüm çoğu kez romanın gerçek yazan Cervantes’in hayatı ile kesişir.

Cervantes ve ailesinin yaşadığı pek çok olay Don Kişot 'un ya da romandaki diğer kahramanların başına da gelir. Başta kendisinin de çarptırıldığı kürek mahkûmiyeti, kolunu kaybettiği İnebahtı Savaşı ve bu savaşta esir düşmesinin ardından Kuzey Afrika’daki esaret öyküleri... BinbirGece Masallarının romandaki esintileri, İspanya'dan sürülen Yahudiler. Hatta İstanbul'da savaş sonrası Uluç Ali Paşa ile karşılaşması gibi.

Yukarıda gerçek yazar derken altını çizmek istediğim konu, roman içerisinde birden çok anlatıcı ve yazarın olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü "Şövalye romanı konvansiyonlarına göre, gezgin şövalyelerin kitaplarım yazan bilge-büyücüler vardır.2

O bir Şövalye olduğuna inanır. Şövalye gibi yaşamak ister. “Tanrının izniyle şövalyeyim, şövalye olarak öleceğim" (Don Kişot, s.640)

Bütün bunlar aslında romanda o dönemin çok tutulan şövalye romanlarına yapılan eleştirinin ipuçlarındandır. Zaten kahramanımızın okurluğu bu romanların etkisi ile yolculuğa çıktığını eserin başında öğreniyoruz.

"Demek istiyorum ki din adamları, huzur ve barış içinde, Tanrı’ya dünyanın iyiliği için yakarırlar, ama onların yakarısını, askerler ve biz şövalyeler uygulamaya geçirir, bileğimizin gücü ve kılıcımızın keskinliğiyle savunuruz...” (Don Kişot, s. 112)

Okuduğu şövalye romanlarının etkisiyle yola çıkan Don Kişot mudur? Yoksa yanı başındaki İtalya’da başlamış Rönesans’ın topraklarına girmesine karşı direnen o günlerin İspanya’sı mıdır? Bu soruyu sormadan edemiyorum.

Onun yaşadığı dönemde Akdeniz’de bir büyük imparatorluk daha vardır: Osmanlı, İspanya ve Osmanlı imparatorluğu Akdeniz’in iki ucunda iki ayrı büyük güç olarak birbirlerini sürekli sınar, Akdeniz’de birbirine üstünlük sağlamak amacı ile savaşırlar.

Papa’nın önderliğinde, içinde pek çok ulusun donanmalarının yer aldığı büyük bir ordu kurulur. Don Kişot ’un yazarı Cervantes de asker olarak İnebahtı savaşında yer alır. Papalık savaşı kazansa da Cervantes Osmanlıya esir düşer. Beş yıl boyunca Kuzey Afrika’da sürecek esaret hayatının izlen yılkında da belirttiğini gibi kitapta oldukça önemli bir yer tutar. Öyle ki Don Kişot, onun öyküsünü yazan kişinin Seyyid Hâmid Badincani olduğunu söylediklerinde çok şaşıracaktır.

Emin ol Sancho," dedi Don Quijote, "hikâyemizin yazan bilge bir büyücüdür mutlaka; böylelerinden yazacakları şeylerin hiçbiri gizlenmez."

"Ama nasıl olur!" dedi Sancho. “Bilge ve büyücüyse, Sanson Carraso’nun dediğine göre -dediğim delikanlının adı bu- hikâyenin yazarının adı nasıl Seyyid Hâmid Badincani olur?"(s.465) Sanco Badincani’yı Patlıcan olarak söylemektedir.

Cervantes, çocukluğundan başlıyarak ülkesinde, aldığı cezadan kaçmak için gittiği İtalya’da. Osmanlıya karşı asker olarak savaştığı İnebahtı savaşında, esir düştüğü Osmanlı topraklarında yaşadıkları ile Mahzun Yüzlü Şövalyeyi yaratacaktır.

Eseri merinler arası bakış açısı ile inceleyen Edebiyat Tarihçilerinin pek çoğunun ortak görüşü ise; romanda romans, şiir, folklorik öğeler (özellikle Sanço’nun sık kullandığı atasözleri), mektuplar ve neredeyse dönemin tüm edebi türlerinden oluşmuş kolaj görüntüsüdür. Tıpkı Rönesans'ı simgeleyen yaratıcılık ile feodalizmi simgeleyen asilzadeliğin kitabın kapağında buluşması gibi: La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote.

Roman bu özelliği ile Rönesans’ın yeni, hızlı değişimlerinin izlerini taşıyan bir ilk eser olduğunu da müjdeler edebiyat dünyasına. Bu nedenledir ki modern romanın başlangıcı Don Kişot ile tarihlendirilir.

Rönesans dönemi sanat ve felsefe insanlarının en temel tartışma konularından bin olan "silah mı yoksa kalem mi bir ülkenin kaderini daha çok etkiler” tartışmasını uzun uzun yorumladığı sayfalarda kahramanımız elbette silahtan yanadır. Çünkü o daha önce de belirttiğim gibi çökmekte olan feodalizmi temsil eder. Oysa Rönesans hümanizmi demektir ve kalemden yanadır. Yanı Don Kişot ’un çağı eski ile yeni, kilise ile bilim ve sanatın karşı karşıya geldiği çağdır.

İspanya'nın bir yanı, etkisi altında kaldığı Endülüs Uygarlığı aracılığı ile doğuya, diğer yanı içinde bulunduğu Avrupa ile batıya bağlıdır. Antik Yunan ve Mısır Uygarlığı, dönemin İslam bilginleri, onların Rönesans'ın temellerini oluşturmadaki katkıları ile aslında coğrafi anlamda tam bir geçiş noktasında bulunur. Ama bu coğrafi avantajdan yeterince yararlanamaz.

Yeni kıtaların keşfi, bu keşiflerden elde edilen zenginlikler, ticaretin gelişmesi İspanya'daki güçlü Katolik Kilisesinin duvarlarını yıkamaz. Zenginlik paylaşılamaz. Oysa Avrupa çoktan feodalizmi yıkmış ve burjuva sınıfı sahneye çıkmıştır.

Buraya dek Don Kişot ’un nasıl çağının özelliklerim taşıdığım kanıtlamaya çalıştım.

Şimdi de bu yazdıklarımın eksikliğini vurgulamak istiyorum.

Cervantes’in Don Kişot ’un ilk kısmını yazdığı 1605 yılından bu yana çok uzun zaman geçti. Günümüzde yine en çok saran ve okunan kitapların başında geliyor. Ünlü yazar, L'nomuno onu “İspanyol Dini Kitabı” olarak tanımlar ve “Tanrımız Don Kişot” der.

Dostoyevski’den Jane Austen’e, Byron’dan Charles Dickens’a, Stendhal, Balzac, Flaubert ve daha pek çok farklı ülkede farklı yazarların romanlarında karşımıza isimleri değişmiş Mahzun Yüzlü Şövalye ve Sanço ile karşılaşmamızı nasıl açıklayacaksın ey bu yazıyı kaleme alan diye sormayacak mıyız?

Yanıtı okura ve bu dosyanın diğer yazarlarına bırakmak isterdim ama izin verin de şu cümleyi kurayım.

Her roman kahramanı aslında biraz Don Kişot 'tur.

1 Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quito I, II. Çev. Roza Hakmen, YKY, 22 Baskı İstanbul, 2017.

2 Jale Parla, Don Kişot Yorum, Bağlam, Kuram s.24, İletişim Yay. İstanbul, 2017.

 

Don Kişot, Yaşadığı Dönemin Özelliklerini Ne Kadar Yansıtmaktadır?

Image
ddd

Don Kişot 'u Yeniden Okumak

Damızlık Kızın Öyküsü

Image

Margaret Atwood kendi tanımlamasıyla üstopya yazarı. Ütopya ve distopya kavramlarını birleştirerek ortaya çıkardığı bu tanımlama ile günümüz edebiyatının okuyucuyu sarsan yazarlarının önde gelen isimlerinden.

Damızlık Kızın Öyküsü ’nün arka kapağından şu alıntıyla başlamak istiyorum Damızlık Kızın Öyküsü’ ne: ”Kadın “bunaltıcı düşlerden uyandığı ”bir sabah, hiçliğe dönüşmüş olarak buldu kendini. Artık bir adı yoktu, düşüncesi, benliği, arzusu yoktu, düşüncesi, benliği, arzusu yoktu ama bir rahmi vardı. Yaşamını kolonilere sürülmeden, öldürülmeden, Damızlık Kız olarak sürdürmesini sağlayan rahmi. Artık aşk olmayacaktı, sevmeyecekti, onaylanmış bir dilin ötesine geçmeyecekti. Duvarlara asılmış sıra sıra cesetler, tek gerçeğin savaş ve üreme olduğunu hatırlatıyordu. Özgürlük hatırlanmayacak kadar uzaktaydı.”

Yazar eserin feminist bir kitap olup olmadığı ile ilgili hem evet hem de hayır yanıtını veriyor. Bu sorunun hem evet hem de hayır olarak iki yanıtı olduğunu önsözde belirtiyor. Bu yanıtlarının gerekçelerini merak edip okuyacak okurlara bırakıp eserde yer alan roman kahramanlarından bazıları ile sizleri tanıştırmak isterim.

(...)

Makalenin tamamını okumak için tıklayın

Damızlık Kızın Öyküsü

                                                     DAMIZLIK KIZIN ÖYKÜSÜ

Margaret Atwood kendi tanımlamasıyla üstopya yazarı. Ütopya ve distopya kavramlarını birleştirerek ortaya çıkardığı bu tanımlama ile günümüz edebiyatının okuyucuyu sarsan yazarlarının önde gelen isimlerinden.

Damızlık Kızın Öyküsü ’nün arka kapağından şu alıntıyla başlamak istiyorum Damızlık Kızın Öyküsü’ ne: ”Kadın “bunaltıcı düşlerden uyandığı ”bir sabah, hiçliğe dönüşmüş olarak buldu kendini. Artık bir adı yoktu, düşüncesi, benliği, arzusu yoktu, düşüncesi, benliği, arzusu yoktu ama bir rahmi vardı. Yaşamını kolonilere sürülmeden, öldürülmeden, Damızlık Kız olarak sürdürmesini sağlayan rahmi. Artık aşk olmayacaktı, sevmeyecekti, onaylanmış bir dilin ötesine geçmeyecekti. Duvarlara asılmış sıra sıra cesetler, tek gerçeğin savaş ve üreme olduğunu hatırlatıyordu. Özgürlük hatırlanmayacak kadar uzaktaydı.”

Yazar eserin feminist bir kitap olup olmadığı ile ilgili hem evet hem de hayır yanıtını veriyor. Bu sorunun hem evet hem de hayır olarak iki yanıtı olduğunu önsözde belirtiyor. Bu yanıtlarının gerekçelerini merak edip okuyacak okurlara bırakıp eserde yer alan roman kahramanlarından bazıları ile sizleri tanıştırmak isterim.

Eserin ana kahramanı ve aynı zamanda anlatıcısı. Onun gerçek adını bilmiyoruz. Elbette kahramanımız adını unutmamıştır ama bize açıklayamaz. Çünkü yeni hayatında ona bir ad verilmiştir. Hem de kime ait olduğunu yani komutanının kim olduğunu belirten bir ad. Offred. Komutanın adının başına konan iyelik eki ile onun adı Offred dir. Tabii bir gün komutanın adı değiştiğin de onun da adı değişir. Burada sanırım Duygu Asena’nın anısına saygılarımı sunmak isterim. O yıllar önce Kadının Adı Yok dememiş miydi? Yalnız adını değil, geçmişini, bir zamanlar var olan ailesini, kocasını, kızını da kaybetmiştir. Sahip olduğu bir rahmi ve olduğuna inanılan üreme yetisi dışında varlığının bir değeri yoktur.

Offred yani Fred’inki idealize edilmiş bir kahraman değildir. Önceki hayatında feminist bir dünya görüşüne yakın olan annesinden farklıdır, evli bir adamla otel odalarında gizlice yürütülen bir ilişkisi vardır. Sonunda bu ilişki evlilikle sonuçlanır. Kendi dünyalarında  bir kızları bir de kedileri vardır.

Ülkede rejim değişikliği sırasında yurtdışına kaçma girişimleri başarısızlığa uğrar, yakalanırlar. Eşi ve çocuğunun akıbetinden habersiz kendisine dayatılan damızlık kadın rolünü kabul eder. Damızlık olarak seçildikten sonraki yaşamında yaşadıklarını tecavüz ya da işkence olarak görmez. Başını koyduğu komutanın karısının kucağında bacaklarını açarak gerçekleşen döllenme törenini bile doğal kabul etmekte kendisini bu törenin bir parçası olarak görmektedir. Susarak suçu normalleştirmek… Offered belki de yaşama içgüdüsünü buna dayandırıyor.

Kadın bedeni üzerinde devletin kurduğu baskı ve kontrol ile doğum oranlarındaki düşmenin önüne geçerek otoritenin güçlenmesini amaçlayan bir yönetim anlayışı ile karşı karşıyayız. Kadınların hiçbir hakkı yoktur. Okumak, sormak, sorgulamak, düşünmek, anılarına sahip çıkmak, üretime katılmak. Bunlardan birini bile gerçekleştirmek isteseler bu erkeklere aynı zamanda da devlete karşı gelmek olarak algılanır. Tek bir işlevleri vardır. Kuluçka makinesi olarak kullanılmak. Bu aynı zamanda kendi bedenine de yabancılaştırılması demektir. Üreme cinsellikten koparılmış, kuralları önceden belirlenmiş bir “işe” dönüştürülmüştür.

 

Toplumu yönetenler tüm bu kuralları belirlerken yeni düzene uygun bir de jargon yaratmışlardır. Erkeklerin tümüne askeri unvanlar verilmiştir. Duygu Asena’yı anarken belirttiğim gibi kadınların ise bir adı yoktur. Onlar ya eş ya Martha ya da hizmetçidir. Bir ada sahip olmak birey olarak da var olmak anlamına geldiğine göre kadınları kimliksizleştirmenin en kolay yollarından biri de adsızlaştırmak, yok saymaktır.

Elbette sadece kadınlar değildir yok sayılan, dışlanan. Siyahiler ve Yahudiler de bundan payını alacaktır. İktidar bu baskıyı kurarken gerekçelerini de İncil’e dayandırmayı ihmal etmez.Kuralların çoğu İncil’e dayandırılır.

Burada kısaca sözünü ettiğim örneklerden de anlaşılacağı gibi dil iktidarın baskılarını uygularken kullandığı elverişli bir araç olarak geliştirilmiştir. Korku bu dilin en güçlü sözcüğü olarak günlük hayata yerleştirilmiş. Kısacası toplumu dönüştürmede en etkili araçlardan birinin dil olduğu, kullanılan dilin bilincin istenilen şekilde gelişmesindeki rolü bu kitapta  en çok dikkatimi çeken konuların başında geldiğini belirtmeliyim. Gündelik hayatınızı sizin adınıza biçimlendirenler elbette kullanabileceğiniz sözcükleri de belirleyecektir. Duygular ifade edilmedikçe daha kolay köreltilecek, yok edilecektir. Bir duvarın üzerinde asılmış cesetlere bakarken istenen sadece yeterince bakmış olduğunuzdan emin olmaktır.(Ah yine de asılı olan kişi ile sevdikleri arasında bir benzerlik olmadığını görüp  duyulan sevinçlerin gizliliği insan olmanın sırrı değil midir?)

Sadece dil midir yok edilen? Damızlık kızların görebilecekleri dünya da sınırlanmıştır. Çevrede olup bitenleri görmeleri istenmez. Gidebilecekleri yolların rotası önceden bellidir. Zaten gidebilecekleri yerler de sınırlı. Kiminle gidebilecekleri de. Kimsenin tek başına  yürümesine izin verilmez.Ama en önemlisi giderken başlarına takılan şapkaların iki yanında göz hizasına takılı kanatlar çevrelerini görmesine engeldir.

Hayatın bu kadar kontrol altında tutulduğu bir dünya da olmazsa olmazlardan biri de tahmin edebileceğimiz gibi gündelik hayatın izlenmesidir. Odalarında, yollarda hemen her yerde çizilen gözler izlendiklerini unutmalarına fırsat vermez.

 

Otoritenin toplumsal kabulünün en büyük araçlarından olan dili kullanarak kendisine toplum nezdinde paydaşlar yarattığı gerçeği romanda bir kez daha yüzümüze vuruluyor. Komutanların eşleri. Offered’in komutanının eşi eski bir şarkıcı olarak baktığımızda bir kurbandır. Ancak o kurban olduğunu bir tarafa koyarak kendisinden daha alt tabakada yer alan damızlık kızın yani Offred’ın (Fredinki) üzerinde uyguladığı baskı ile kurban rolü yerine gücün sahibi rolünü oynar.

Teyzeler denilen grup ise Damızlık Kızların eğitiminden sorumlu gibi görünürler. Oysa onların aynı zamanda fiziksel ve psikolojik şiddetin uygulayıcıları olduklarını, hoşgörüden uzak, kuralların sorgulanmadan uygulanmasının birer aracı olduğuna tanık oluruz.

Romanda diğerlerinden biraz olsun farklı tek kadın kahraman Offred’in eski arkadaşı Moira’dır. Lezbiyendir. Ülkede dayatılan cinsel tanımları kabul etmez. Kaçmak için iki kez girişimde bulunur. Kıyafet değiştirir. Teyzelerden birini kapattığı yerden giysilerini çıkartır ve teyze kimliğiyle kaçar. Ancak romanın direnişi temsil eden tek kahramanı da sonunda yakalanacaktır. Üstelik ona verilen yeni rol Jezebel de fahişe olmaktır. Evet, tüm kurallara rağmen fahişelik kurumu yaşatılmaya devam etmektedir. Komutanlara ve toplumun seçkin erkeklerine hizmet etmek için kurulan Jezebel de fahişe olarak hizmet edecek kadınlar vardır.

Gilead’da geçen olayların anlatıldığı eserde buranın neresi olabileceğine dair bir bilgi verilmese de okuyucu olarak bazı ipuçlarından bir sonuca varmaya çalıştığımı söylemeliyim. Kitapta geçen yer adlarına bir göz atalım: Boston, Harvard Üniversitesi, Massachusetts, Püriten Kilisesi, New England. Tüm bunların bizi götürdüğü yer Cambridge.

Burada aklıma ilk gelen yakın zamanda okuduğum Maryse Conde tarafından yazılan ve dilimize Şirin Erkan Leitao tarafından çevrilen Ben Tituba Salem'in Kara Cadısı adlı eser oldu. Baston püriten inanışının en katı kurallarının uygulandığı, hiçbir hoşgörünün gündelik hayatta yeşermesine fırsat verilmeyen bir bölge idi.

Damızlık Kızın yaşadığı Gilead ‘de de kurallar esnetilemez, farklılıklara hoş görü gösterilmez. Yani geçmişten gelen bir mirastır hoşgörüsüzlük ve erkek toplumun kurallarına uymak.

Geçmişin yakılan cadılarının dumanı bu bölgenin göğünü belli ki terk etmemiştir.

Damızlık Kızların giysileri de tek renktir. Bu renk elbette masumiyetin ve saflığın rengi beyaz olmayacaktır. Onlar damızlık olarak seçildiklerine göre önceden işledikleri bir suç mutlaka vardır!(Bir erkeğin ikinci eşi olmak gibi)O zaman günahlarını unutmasınlar diye onlara seçilen renk kırmızıdır.

Romanda ilk kez karşılaştığım bir sözcük oldu: Palimpsest Sözlük anlamı ”üstündeki yazı silinerek bir başka yazı yazılabilen parşömen” olarak belirtilmiş kitapta. Bende ki karşılığı ise yıkılan yok edilen bir uygarlığın üzerine inşa edilen yeni bir dünya. Eskisinin izleri ne kadar silinirse silinsin hiç kuşkusuz dikkatli bakan gözlerin izleri görebileceği bir dünya.

Yakılan kitaplar kadar, el altından Damızlık Kıza komutanın ödül olarak yıllar öncesinden saklanmış kadın dergileri de vardır. Geçmişten gelen kremler de.

Eser okuyucuya bir anlatıcı tarafından aktarılır. Bu anlatıcı da kahramanımız Offred. Romanda kullanılan anlatım biçimi bize yaşamın sınırlarının çizildiği, duvarlar arasında kaldığımız duygusunu çok başarılı bir biçimde geçirir. Yüzünü çevreleyen kanatlar arasından ne görüyorsa biz de onu görebiliriz.

Romandaki en trajik bölümlerden biri de sırf hamile kalması için komutanın eşi tarafından yapılan bir planla komutanın şoförü ile girilen cinsel ilişkidir. (Bunu yapması için onu zorlayan kadın kayıp olan kızının fotoğrafını gösterme vaadinde bulunması acımasızlığın zirvesi gibidir.) Hiç haber alamadığı küçük kızının nerede olduğunu bilen komutanın eşi bu bilgiyi ihtiyacı olduğunda kullanmak üzere kendisinde saklamaktadır. Amacına ulaşırsa Damızlık kızın bebeğine o sahip olacak ve statüsü sağlamlaşacaktır.

Birazcık güç sahiplerinin otorite ile nasıl kolayca işbirliği içinde olabileceklerini, uygulanan baskıyı nasıl kolaylıkla kabulleneceklerini gözler önüne koyan satırlar elbette pek çok okuru rahatsız edecektir.

Margaret Atwood’un bir televizyon dizisi olarak ekranlara da yansıyan bu başyapıtı her zaman okuyucusunu bulabilecek eserlerden biri olarak kabul edilmektedir. Erkek egemen toplumlarda otorite kavramını sorgularken bize kendi hikâyelerimize bakma fırsatı veriyor.

Son olarak, kitabı okurken en çok hissettiğim sessizlik duygusu oldu. Suskunluk. Bir sessiz çığlık bile duyamadım sanki.

İlkiz KUCUR

Damızlık Kızın Öyküsü,Margaret Atwood,Çev.Sevinç Altınçekiç ve Özcan Kabakçıoğlu,Doğan Kitap,41.Baskı

 

 

Paul Lynch 'in "Peygamberin Şarkısı" ile Audrey Maggee 'nin "Koloni" Romanlarında Annelik / İrlanda 'da Anne Olmak

Image

     "Günümüz romanında anneliğin tasviri, yalnızca aile içi duygusal etkiler ile tanımlanamaz; daha çok toplumsal ve siyasal yapılarla iç içe geçmiş bir olgudur. Çağdaş İrlanda edebiyatında ise annelik kavramı sıklıkla toplumsal çöküş, kültürel baskı ve bireysel direnişin merceğinde ele alır.

    Bu yazıda iki romanda anneliğin temsillerini karşılaştırarak, edebiyatın bu kavramı nasıl politik bir simgeye dönüştürdüğünü anlatmaya çalışacağım. Her iki eser de, anneliği kutsallaştırmak yerine, onun kırılganlığını ve dönüştürücü gücünü vurgulayarak, okuyucuyu anneliğe yönelik farklı bir bakış açısına davet ediyor.
(...)"

Makalenin tamamını okumak için tıklayın.

     Günümüz romanında anneliğin tasviri, yalnızca aile içi duygusal etkiler ile tanımlanamaz; daha çok toplumsal ve siyasal yapılarla iç içe geçmiş bir olgudur. Çağdaş İrlanda edebiyatında ise annelik kavramı sıklıkla toplumsal çöküş, kültürel baskı ve bireysel direnişin merceğinde ele alır.

    Bu yazıda iki romanda anneliğin temsillerini karşılaştırarak, edebiyatın bu kavramı nasıl politik bir simgeye dönüştürdüğünü anlatmaya çalışacağım. Her iki eser de, anneliği kutsallaştırmak yerine, onun kırılganlığını ve dönüştürücü gücünü vurgulayarak, okuyucuyu anneliğe yönelik farklı bir bakış açısına davet ediyor.

    Paul Lynch'in Peygamberin Şarkısı ile Audrey Magee'nin Koloni'si, farklı coğrafyalar ve bölgelerde geçse de anneliği merkeze alan eserlerdir.  Paul Lynch'in 2023 Booker Ödülü'nü kazanan Peygamberin Şarkısı (Prophet Song) ve Audrey Magee'nin 2022'de Booker adayı olan Koloni (The Colony) romanları, anneliğin hem bireysel bir fedakârlık hem de kolektif bir travma olarak nasıl dönüştüğünü inceliyor. Bu iki roman, anneliği idealize edilmiş bir duygusallıktan öte; politik, nüfus ve etik bir deneyim olarak sorgular: annelik hem korunma, hem eylem hem de kurbanlık halidir.

    Paul Lynch’in Peygamberin Şarkısı romanında Lynch'in distopik İrlanda'sında annelik, totaliter bir rejimin gölgesinde hayatta kalma mücadelesine, yıkımın ortasında direnişin son sığınağına dönüşürken; Audrey Magee’nin Koloni’sinde sessizliğe mahkûm edilen kadın bedeni, dilin ve kimliğin kaybıyla özdeşleşir. İki İrlandalı yazar, “anne” figürünü hem ulusun hem bireyin vicdanı olarak yeniden yazar.

    Paul Lynch’in Peygamberin Şarkısı eserinde anne, yıkımın ortasında direnen insanlık bilincidir, ulusun suskun belleğidir. Her iki roman da anneliği sadece ailevi bir kavram olarak değil, ahlaki, kültürel ve politik bir kimlik olarak ele alır. Lynch’in annesi konuşur, bağırır, ağlar; Magee’nin annesi susar. Ama ikisi de aynı şeyi yapar: hayatta kalır.

    Magee'nin 1979 da İrlanda’nın uzaktaki bir adasında annelik, kolonyal mirasın sessiz geçmişi altında ezilir. Gerçek hayatta İrlanda için bu dönem Sorunlar Dönemi (The  Troubles )olarak adlandırılmıştır. Romanda annelik, farklı bir biçimde sessizliğin alegorisine dönüşür. Eserin merkezinde, adadaki dil ve kültür mücadelesi vardır; ancak bu dil savaşının gölgesinde kadın karakterler —özellikle genç Mairead’in annesi— suskun bir varlık olarak resmedilir. Kadın bedeni, erkeklerin milliyetçi ve sömürgeci söylemlerinin arasında yer alır. Magee, annelik temasını dolaylı biçimde işleyerek aslında “ulusun annesi” mitini sorgular. Erkek karakterlerin —İngiliz ressam ve İrlandalı dilbilimci— adayı fethetme biçimleri, kadını da kültürel bir nesneye dönüştürür. Kadınların dili yoktur; onların yerine erkekler konuşur, adlandırır, tarif eder. Bu yüzden Koloni, anneliği kaybedilmiş bir dil gibi ele alır: susturulmuş, unutulmuş ama hâlâ hissedilen bir varlık. Magee’nin romanında annelik doğrudan kahramanlıkla değil, sessizlikle tanımlanır

    Yazar, İngiliz ressam Lloyd ve Fransız dilbilimci JP'nin ada halkıyla etkileşimlerini, kolonyalizmin kalıntıları üzerinden inceler. Annelik teması, dul anne Mairéad üzerinden işlenir; o, adanın geleneksel yapısını temsil ederken, oğlu James'in (Seamus) ressam olma hayaliyle çatışır. Magee, anneliğe kolonyal baskının bir uzantısı olarak yaklaşır: Ada, İrlandaca'nın yok oluşu ve İngilizce'nin dayatmasıyla kolonileşirken, Mairéad'ın anneliği de bu kültürel aşınmanın sessiz mağdurudur. Mairéad, İrlandaca konuşan neslin son temsilcilerinden biridir; annelik ise onun ada hayatını sürdürme yükümlülüğüdür. Lloyd'un romantik ilgisi ve James'in dış dünyaya açılma arzusu, Mairéad’ı ikileme düşürür: Geleneksel annelik rolü (balıkçılık, dil koruma), kolonyal "kurtarıcıların" (Lloyd ve JP) müdahalesiyle çatışma halindedir. Romanın ara bölümleri – IRA bombalamaları ve şiddet haberleri – anneliğin siyasi boyutunu vurgular; her ölüm haberi, adadaki "yerel" annelerin trajedisinin çığlığıdır.

    Paul Lynch ise anneliği "derinden insani bir portre" olarak betimler; Eilish'in çocuklarına duyduğu sevgi, romanın duygusal çekirdeğini oluşturur. Bu sevgi, fiziksel bir korumanın ötesinde, rejimin baskısına karşı pasif bir direniştir. Örneğin, Eilish'in çocuklarıyla birlikte feribotla kaçış sahnesi, anneliğin sınırlarını zorlar: Deniz, özgürlüğün vaadiyle birlikte ölümcül bir belirsizliği temsil eder. Anneliği bireysel bir trajediden çıkararak toplumsal bir anlama yükler; Lynch, Suriyeli mültecilerin trajedisine atıfla, Batı'nın duygudaşlık eksikliğini eleştirir. Romanın girişinde– İncil'den ve Bertolt Brecht'ten yapılan alıntılar – anneliği peygamberlik bir şarkıya dönüştürür: Anneler, sonsuz bir felaket döngüsünün, sessiz tanıklarıdır.

Yazar anneliği kahramanlaştırmadan, yıpranmışlık ve kararlılık arasında, bir imgeye yerleştirir. Annenin kaygısı ve öfkesinin politik bir anlamı vardır: çocukları koruma çabası ve iktidara karşı savunmayı bir eyleme dönüştürmek.

    Audrey Magee'nin  Koloni'si ise anneliği farklı bir gerçek ve mekânsal gerilim içinde ele alır: göç, izolasyon ve kültürel  kopuş. Annelik, yardımlaşma ve yabancılaşma arasında gidip gelmektedir. Anne, hem geçmişteki anıları hem de yenidünyada hayatta kalma yöntemi arayışı arasında bir noktaya tutunmak ister.

    Sessizlik, unutma ve hatırlama motifleri anneliğin taşıyıcı unsurlarıdır.

    Audrey Magee' nin dili, ayrıntılı betimlemelerle anneliğin yalnızlığını ve ölçüsüzlük hissini vurgular; Hem Peygamberin Şarkısı hem de Koloni ’de, annelik siyasetin doğrudan hedef ve aracı hâline gelmiştir.

    İki romanda da annelerin ne zaman konuştuğu, ne yaptığını, ne sakladığı büyük önemi taşır; Yaşadıkları deneyimler direniş ve  teslimiyet göstergesidir. Annelik hem kırılganlık hem de direniş kapasitesi taşır; annelerin küçük, görünür emekleri her iki eserinde merkezini oluşturur.

    Lynch'in romanında annelik daha çok bir iç tehdit ve devletin hilelerine direnirken, Magee'de annelik göç, kimlik kaybı ve kültürel yok olma olarak görünür. Lynch'in eserinde anne toplumsal kötülüğe karşı toplumsal bir sorumluluk alırken, Magee'de anne bireysel etik ile sessizlik arasında sıkışır.

    Peygamberin Şarkısı ve Koloni, çağdaş romanda anneliğin hem sembolik hem de somut bir mücadele alanı olduğunu göstermektedir. Bu eserler anneliği kutsamak yerine sorgular; Annelerin seçimlerini, kimliklerini ve kaybettiklerini politik, geleneksel ve toplumsal bir bakış açısı ile sorgular. Okuyucuyu, anneliğin tek boyutlu bir fedakârlık ya da yalnızca özel bir duygusal bağ olmadığı fikriyle yüzleştirir. Tekil bir fedakârlık anlatımına alternatif kültürel ve toplumsal güçler tarafından şekillendirilen çok katlı bir rol olarak betimlenir. Annelik, kişisel bir erdem değildir; sessizlik, unutma ve hatırlama motifleri anneliğin taşıyıcı unsurları olarak ele alınır.

    Ama her iki kitabın son sayfasını okuduğumuzda aklımızda şu soru kalıyor: Anne olarak yaşadıkları bu baskılara karşı ne yapabilirler?

Kadın karakterlerin merkezde olduğu her iki romandan yola çıktığımızda başka eserlerle karşılaşıyoruz.   Yazımı bitirmeden son olarak her iki kitapla ilgili olarak daha önce yaptığım okumalarla ilişkilendirme yapmak istedim. Öte yandan kadın karakterlerin merkezde olduğu her iki romandan yola çıktığımızda bir başka eserlerle karşılaşıyoruz;. Margaret Atwood – Damızlık Kızın Öyküsü.

    Peygamberin Şarkısı’nın ana karakteri Eilish Stack gibi, Damızlık Kızın Öyküsü’ndeki Offred’da rejimin zorbalıkları altında bir anne, bir kadın olarak direnişi sorgulamaktadır. Her iki romanda da kadın ve anne olarak kendi potansiyel güçlerinin farkına vararak kararlarını alacaklardır.

Koloni ile karşılaştırıldığın da her iki romanda da  annelik, baskıcı toplumsal yapılar altında şekillenir. The Koloni’de annelik, yerel ve geleneksel bağlamda hayatta kalma mücadelesiyle sınırlıyken, The Damızlık Kızın Öyküsü’nde annelik, sistematik bir şekilde gasp edilir ve kadınların özerkliği tamamen yok edilir. Atwood’un romanı, anneliği ideolojik bir savaş alanı olarak sunarken, Magee’nin anlatısı daha bireysel ve kültürel bir çerçeveye odaklanır.

 Öte yandan Peygamberin Şarkısı’nın bir başka romanla daha akrabalık ilişkisi vardır. George Orwell’ın 1984’ü. Devletin kişinin özel yaşamına müdahalesi ve özgürlük kavramının daralan hatta yok edilen sınırlara çekilmesini anlatır. Korku artık yaşamın her alanına yayılan baskın duygudur. George Orwell’ın kurduğu distopik dünyayı Lynch Peygamberin Şarkısında hayata geçirmiştir.

Elbette bu iki eserle akrabalık ilişkisi kurulabilecek daha pek çok eserin adını sayabiliriz ama onun yerine ben Peygamberin Şarkısı ve Koloni için sadece üç sözcük ile bir tanımlama yapmak istiyorum.

Tarih ,  kimlik , şiddet.

İrlanda için de geçerli olan bu sözcükler her iki eseri de tanımlamaktadır.

 

*Peygamberin Şarkısı Paul Lynch Türkçeleştiren Mert Doğruer Deli Dolu Yayınları 2023 Booker Ödülü

* Koloni Audrey MageeTürkçeleştiren Niran Elçi Deli Dolu Yayınları 2022 Booker Adayı

 

İlkiz KUCUR