Yazılarım
Sanat Olayı
1970 'ler Üzerine Çok Özel Gözlemler

70’lerde neleri yaşadık? Bedelini ödediğimiz acılardan neler kaldı? Neleri tüketip, neleri kazandık? Bu sorular hiçbir zaman matematiksel yöntemlerle yanıtlanamaz. Erken büyümemiz yetmişlere denk düşüyordu. Bu, geçiş toplumunun sancılarını, kendi bireysel gelişmemize uygun özellikleriyle özdeşleştirerek, iki kat sancı çekmekti. Değişen toplumsal değer yargıları, bize ne olmamız ve neyin olması gerektiği konusunda pek çok ipucu veriyordu kuşkusuz. Ama biz bu ipuçlarından çok çözümlere yöneldik. Oysa çözümler karmaşık ve çok yönlü bir “puzzle” gibi uğraştırır. Denemeniz, görmeniz yetmez, hareket noktasını çok iyi saptamak, bunun için de gerekli bilgi birikimi ve algılama yeteneğine sahip olmak gereklidir. Ayrıca böylesi büyük tarihsel misyonları, siz bu niteliklere belli oranda sahip olsanız bile yerine getirmeye; bu nitelikler -salt bu nitelikler- yetmeyecektir. Çünkü büyük toplumsal değişiklikler gerekli tüm uygun koşullar bağlamında gerçekleşir. Siz belki bu koşulları uygun duruma sokma çabasında bulunabilirsiniz. Yoksa o ‘puzzle' daha da karmaşık bir duruma bürünür.
(...)


Makalenin tamamını okumak için tıklayınız.
70’lerde neleri yaşadık? Bedelini ödediğimiz acılardan neler kaldı? Neleri tüketip, neleri kazandık? Bu sorular hiçbir zaman matematiksel yöntemlerle yanıtlanamaz. Erken büyümemiz yetmişlere denk düşüyordu. Bu, geçiş toplumunun sancılarını, kendi bireysel gelişmemize uygun özellikleriyle özdeşleştirerek, iki kat sancı çekmekti. Değişen toplumsal değer yargıları, bize ne olmamız ve neyin olması gerektiği konusunda pek çok ipucu veriyordu kuşkusuz. Ama biz bu ipuçlarından çok çözümlere yöneldik. Oysa çözümler karmaşık ve çok yönlü bir “puzzle” gibi uğraştırır. Denemeniz, görmeniz yetmez, hareket noktasını çok iyi saptamak, bunun için de gerekli bilgi birikimi ve algılama yeteneğine sahip olmak gereklidir. Ayrıca böylesi büyük tarihsel misyonları, siz bu niteliklere belli oranda sahip olsanız bile yerine getirmeye; bu nitelikler -salt bu nitelikler- yetmeyecektir. Çünkü büyük toplumsal değişiklikler gerekli tüm uygun koşullar bağlamında gerçekleşir. Siz belki bu koşulları uygun duruma sokma çabasında bulunabilirsiniz. Yoksa o ‘puzzle' daha da karmaşık bir duruma bürünür.
Biz neredeydik? Her gün biraz daha büyüyen kentlerde, yanlış giden bir şeylerin ayırdında ve köy delikanlılarının salt doğal yiğitliği ile müdahale yetkisini kendimizde buluvermiştik. Bir şeylerin yitip gittiğinin farkında değildik ve saatler süren kantin tartışmalarında, dinleyicilerin gittikçe azalan sayıları bile bizi uyarmadı. Kendimiz yoktuk. Tek tek bireyler yoktu ama TOPLUM vardı. Unuttuğumuz, işte bu reddettiğimiz tek tek bireylerin savunduğumuz toplumda, yanı başımızda yaşadıklarıydı, tıpkı kendimiz gibi, tıpkı ‘seni seviyorum' demeyi onurumuza yediremediğimiz sevgilimiz gibi. Kuşkusuz seviyorduk ama başka adlar altında, başka tanımlara zorla sokarak, doğallığını yitirterek. Yani yitirdiğimiz onca şeyin yanına bir de sevgiyi koymalıyız. Sevgiden yana ürkek ne çok mühendis, doktor vb. insan üretmiş üniversitelerimiz, bugün izliyorum da. Kişisel mutlulukları öcü gibi gören dünün yetmişlileri, aslında sevgiyi o günlerde katletmişler.
Orta sınıf ailelerin, ellerindekilere sıkı sıkı bağlı olma tutkusu, meta fetişizminin bu en canlı temsilcileri -ki toplumsal koşullar bazında kendilerini haklı gösterecek nedenleri her zaman olmuştur- onların bugün sınıf atlama değilse bile statü değiştirme olanağını elde etmiş çocuklarında ‘biraz daha fazla kazanma' hırsına dönüştü. Gittikçe üniversite sıralarından uzaklaşıp ve hatta o günleri unutmak istercesine, ailelerinin yaşadıklarını yaşamamak ve onlara olan ‘vefa borcunu' ödemek, bunun için de çalışmak ama salt çalışmak, gerekirse tüm insani değerlerden uzaklaşarak daha çok kazanmak. Yalnız uzaklaşmak değil, insani değerleri küçümsemeye, yok saymaya kadar giden bir uzmanlaşma. Bugün sanayi toplumların ulaştığı noktaya imrenerek bakan bu insanların, o toplumlarda çok büyük boyutlara ulaşan, uyuşturucu, cinayet, intihar vb. olayların nedenleri üzerine kafa yormalarında bence yarar var. Elbette teknolojiyi reddetmek gelişmeyi reddetmektir. Ama bu, teknolojinin ve salt onun bir parçası olmaya varan daha çok kazanma hırsının bize bir gün ‘1984’ toplumunu yaratmasına da göz yumamayız. İnsan-insan arasındaki ilişki, insan-makine ilişkisini belirlemeli, insan- makine ilişkisinin, insan-insan ilişkisini belirlemesi yerine.
Sevmek gibi insanların kendi kendilerine yabancılaşmalarını önleyebilecek, paylaşma ve bir başkası içinde yaşamayı öğrenmek demek olan, sevmek gibi örneğin. Elbette Polyanacılık oynamayı savunmuyorum ama sevmek insanca duyguları ayakta tutacak en güçlü araç ve bugünün asık suratlı insanlarının yüzlerine maske takmadan da gülmeyi becerebilmeleri giderek yaşadıkları dünya ile ilgili daha çok kafa yorabilmeleri için önce sevmeyi becermeleri gerekli gibi. Bugün de geçiş toplumunda yaşıyoruz ama takvim yaşı olarak bireysel geçişimizi büyük oranda tamamladık, yetmişli yılların hatalarından yeni hatalarla sıyırmak yerine, daha somut adımlar atabilmeli, gittikçe artan bunalımlarımız ve huzursuzluklarımızın çözümünde birazcık da kişisel mutlulukları yakalamaya çalışmanın yattığını en azından düşünmeliyiz. Yalnız hemen bir dipnot düşelim: Kişisel mutluluklar, elbette içinde bulunduğumuz toplumsal yapının koşullarında yaratılan ütopyalar değildir. Değişmek ama eytişimsel anlamda bir değişme, bu aynı zamanda kişisel tavır alışlarımıza da yansıdığında bir anlam kazanabilir.
‘YARIN’ DİYE BİR UMUT KALMADI
Sonuç: 1970’li yılların değerlendirmesini yaparken 1980’lere de bir göz atmakta yarar var. Bugünün gençliği hangi noktada? Gittikçe umutsuzlaşan bir topluma dönüşüyoruz. Mutsuzluğumuza bir de ölü toprağı serpilmiş ki hep sonu kapalı olan yollara düşüyoruz. Giderek daha da çok yalıtılmış edilmiş bir yaşama biçimi sunuluyor bize. Artık kimsenin umudu kalmadı, öyle ki, umut sözcüğüne düşman kesildik. Dün zaten acılarını bırakıp gitti, bugünse yaşadığımızın farkında değiliz. 1970’lerden bu yana yitirilmiş ve yitirilmekte olan bir gençlik ya da daha geniş anlamda ‘insan toplumu’. Yukarıda da belirttiğim gibi kişisel başarılar bile salt ‘orta sınıf’ içindeki statü değişikliğine yönelik.
Biz, 1970’leri yaşayanlar o dönemin yanlışlıkları, eksiklikleri, zayıflıklarına karşın, insanlarla birlikte olmanın güzelliğini duyabildik, bugün tek başına kala-kalmak belki de bu yüzden daha zor geliyor. Ama 1980’lerde yaşadıklarını, 1970’li olmayanlar nasıl değerlendirebilecekler bilemiyorum. Çünkü onları çok daha başka yöntemlerle ele geçirdiler. Bu kez silahlar daha sevimli gösteriliyor. Yapay ilişkiler ağı içerisinde giderek yalnızlaşan bireyler yaratılıyor. Ona her şey hazırlanıp veriliyor. Düşünme ve düş kurma yeteneği kısırlaştırılıp gördüğünün ya da ona gösterilenin doğru olduğu söyleniyor ve inanması bekleniyor.
Bir gün görüntü silinip ekran karardığında, cılız bir insan sesi, bu ekrandan bize seslenip, “Beni duyuyor musunuz?Ele Avuca Sığmaz Bir Dergi

c) Ele avuca sığmaz bir dergi olduğu kesin. Bir yanda İbni Haldun bir yanda Adamo. Üstelik her sayıda açılan yeni polemikler. Sürekli bir tartışma platformu yaratarak, değişik ilgi alanlarındaki okuyucuları bu tartışmanın içine çekme çabanızın, zaman zaman sert eleştiriler almanıza neden olduğunu da biliyoruz. Belki de şemalarla düşünme alışkanlığının kınlamadığı bir toplumun, aydınlarına da yansıyan, at gözlüğü ile bakma hastalığı bu* Sorulan soruların salt 'dergiyi bezenmiyorum' diyerek geçiştirilmesi, en azından o dergiyi okuyan insanlara karşı yapılan bir haksızlık olduğu kanısındayım. Diğer iki yanıtta belirtilen konulara bir kez daha değinmek istemiyorum ama, henüz gündeme gelmemiş insanlara yaptığınız yol göstericilik, en az içerikteki çeşitliliği sürekli ayakta tutabilmeniz kadar anlamlı. Nice yıllara.
