Yazılarım
Şiir Dalı - e-dergi
İlkiz Kucur 'dan, ATTİLÂ İLHAN ' a Mektup

Attilâ Abi,
27.07.2015
Okuyamayacağınızı bildiğim bu mektubu nasıl yazarım ki diye düşündüm. En iyisi sizinle sanki Divan Pastanesi’nde her zamanki masanızda karşılıklı oturmuşuz da uzun süredir görüşmediğimiz için siz bana neler yaptığımı soruyorsunuz. Ben size neler yaptığımı anlatırken masaya yeni konuklar geliyor. Sizinle söyleşi yapacak genç gazeteciler. Dergi çıkartan ya da çıkartma hevesindeki her yaştan edebiyatçılar. Sohbet başlıyor. Ben sizinle ilk karşılaşmamı anlatıyorum masadaki herkes çok gülüyor. Siz kendinize özgü gülüşünüzle gözlüğünüzün ardından gözlerinizi kısarak bu gülüşmeye katılıyorsunuz.
(...)
Makalenin tamamını okumak için tıklayınız.
Attilâ Abi,
27.07.2015
Okuyamayacağınızı bildiğim bu mektubu nasıl yazarım ki diye düşündüm. En iyisi sizinle sanki Divan Pastanesi’nde her zamanki masanızda karşılıklı oturmuşuz da uzun süredir görüşmediğimiz için siz bana neler yaptığımı soruyorsunuz. Ben size neler yaptığımı anlatırken masaya yeni konuklar geliyor. Sizinle söyleşi yapacak genç gazeteciler. Dergi çıkartan ya da çıkartma hevesindeki her yaştan edebiyatçılar. Sohbet başlıyor. Ben sizinle ilk karşılaşmamı anlatıyorum masadaki herkes çok gülüyor. Siz kendinize özgü gülüşünüzle gözlüğünüzün ardından gözlerinizi kısarak bu gülüşmeye katılıyorsunuz.
1979 yılının Mayıs sonu ya da Haziran başı. ODTÜ Edebiyat Kulübü üyeleri Hürol Taşdelen, Ahmet İçduygu, Musa Saygı ve ben Tunalı Hilmi Caddesi’nde Bilgi Yayınevi’nin bir binanın zemin katındaki idari binasına gidiyoruz. Ben çok tedirginim. Elimden aldıkları bir defter sayfasına el yazısı ile yazılmış şiirimi sana gösterecekler. Ben ise bu kâğıdı göstermenin sana saygısızlık olacağına ikna etmeye çalışıyorum işi oyuna çevirdiler. Bir an fırsat bulup geri dönüp kaçmaya çalışıyorum. Kollarımdan tutup aralarına alıyorlar. Derken binanın önüne geliyoruz. Merdivenler ile aşağıya iniyoruz. Tam kapıyı çaldıkları anda ben tekrar kaçma girişiminde bulunuyorum. Arkamdan itiyorlar, kapı açılıyor, ben yüzüstü yere kapaklanarak Bilgi Yayınevi’ne mükemmel bir giriş yapıyorum. Yerden kalktığımda toz içindeki dizlerimi ellerimle temizlemeye çalışırken gerçekten heyecandan bütün vücudum titriyor. Kulaklarıma kadar kızarmış bir yüz ile senin odana geçiyoruz.
Masadaki konuklar kahkahayı basıyor. Sen düştüğümü bilmediğini söylüyorsun belki. Belki benden niye bu kadar korktun ki çocuğum diyorsun. Ben de şimdi uzun yılların tanışıklığına karşın azalmayan bir saygı am güven Var. Siz o günlerde sadece şair olarak değil, TV de senaryosunu yazdığınız dizi ile de çok gündemdeydiniz diyorum.
Sonra masadaki gazeteciye dönüyorsunuz. Kartallar Yüksek Uçar her bölümü ile çok büyük ilgi odağı idi. Şimdi olsa raiting rekorları kırardı herhalde diyorsunuz. Sonra bana anlattığınız çekim anılarını aktarıyorsunuz.
Eee çocuğum o gün başka neler oldu dersiniz bir süre sonra sanırım. Ben devam ederim. Bu arada garson gelir hepimize ne yemek ya da içmek istediğimizi soracaksınızdır mutlaka. Üstelik o masada hiçbir zaman sizden başka kimse hesap ödeyemez.
Sonra odaya girdik diyorum, tokalaştık. Masanın etrafındaki koltuklara oturduk. Ben masanıza bitişik koltuktayım. Masanızın sağ önündeki koltukta oturuyorum. O yılların alışkanlığı ben de dâhil birkaç kişi sigara içiyoruz. Siz sigara içmediğiniz halde bize müdahale etmiyorsunuz. Odaya çaylar geliyor. Ben titreme krizindeyim. Ellerimle dizlerimi bastırıyorum. Çay bardağını tutmam imkânsız. Sigarayı bile içemiyorum ki. Sanki elektrik verilmiş gibi ne ellerime ne de dizlerime hâkim olamıyorum. Sigara birkaç kez parmaklarımın arasından düşüyor.
Şimdi Divan Pastanesinde ki masadakilerin hepsi bana bakıp gülüyor. Ben de gülüyorum. Âmâ diyorum az sonra verecekleri buruşmuş kâğıdı okuduğunda işiteceğim sözlerden hem korkuyorum hem de duyacağım her olumsuz eleştiriyi de aslında hak ettiğime inanıyorum.
Bu arada Bilgi Yayınevi’ndeki odanızın kapısı açılıyor. Genç bir kadın içeri giriyor. Sevinçle karşılıyorsunuz. Ayakta tam karşımdaki duvara sırtını dayıyor. Norveç’te akademik çalışma yaptığını anlıyorum. Bize dönüp ODTÜ ‘lü olduğunu söylüyorsunuz. Bizimle tanıştırmadan önce onun adını unutmamamızı belirterek Buket Uzuner ile tanışıyoruz. İleride çok tanınan iyi bir öykücü ve romancı olacağını ekliyorsunuz. Buket Uzuner fazla kalmıyor. ODTÜ’lü bir başka romancı adayından söz ediyorsunuz. Henüz kitabı basılmamış ama siz ona Fransa dan okuması gereken yazarları önermişsiniz. Romain Gary’ nin adını ilk kez o gün duydum. Tıpkı bize söz ettiğiniz henüz romanı basılmamış Mehmet Eroğlu ‘nun adını duyduğumuz gibi.
Sohbet uzadıkça ben de sakinleşmeye başlamıştım. Gençlere verdiğiniz öğütler sohbetlerin satır aralarında öylesine yumuşak ama etkileyici idi ki. Hiç yukarıdan bakan bir bakışınız yoktu. Siyasetten, günlük hayattan, kitaplardan akıp giden sohbettin arasında benim hain arkadaşlarım katlanmış o defter kâğıdını çıkarıp önünüze koydular. Benim işte o anda kulaklarım çınlıyordu. Kafamı önüme eğdim. Söyleyeceklerinizi dinlerken, tüm eleştirilerinize sessizce kafamı sallayacaktım. Okumanız uzun sürmese de bana saatlerce sürmüş gibi geldi. Kafanızı kaldırdınız, Hürol’ a döndünüz; Ali Püsküllüoğlu ’na gidin. Önümüzdeki sayıda “kanat alıştırmaları” bölümü’ ne bu şiiri de koyabilir. Artık başım dönüyordu. Kulaklarımda ki çınlamadan bu sözcükleri nasıl duyabildi ya da duydum mu bilemiyorum.
Şimdi bu anı size anlatıyor olsaydım kahkahayı koyuverirdiniz. Yanınızdaki arkadaşlar hocam hiç de öyle korkunç biri değilsiniz derlerdi. Ben de o dönemde ilk kez büyük bir şairle tanıştığımı ve hiç aklımda yokken birden şiirimin yayınlanacağı haberi ile girdiğim şoku anlatırdım. Yanınızdan çıkıp, Türk Dil Kurumu’na gidişimizi, arkadaşların beni kutlamasını ve benim şaşkınlığımı anlatırdım. Sonra 1979 Temmuz’unda Yusufçuk 7. sayısında şiirim yayınlandı. Yıllar sonra şimdi eşim olan Hürol Taşdelen’in şiiri bile birlikte. Başka kimle vardı o sayıda benden başka kanat alıştıran Yusuf Alper, Fergun Özelli, Hasan Varol, Güniz Baykam.
Sonra sizinle her sabah 10.00 gibi gittiğiniz Set Kafeterya da görüşmeye başladık. Orada sizinle görüşmek isteyenlerle görüşür, yaklaşık iki saat kadar oturur evinize dönerdiniz. Daha sonra Set Kafeterya yerine Kavaklıdere deki Tuna Pastanesi’nde konuklarını ağırladınız. Sağlık sorunlarınız nedeni ile İstanbul’a taşındığınız da bu kez sabah görüşmelerinizi Divan Pastanesi’nde yapmaya başladınız.
Bu arada ben de üniversiteyi bitirdim ve İzmir’e döndüm. Siz İstanbul’da Sanat Olayı dergisinin yayın yönetmeni idiniz. Bir gün çalıştığım işyerine Sayın Hüseyin Yurttaş geldi. Sizin onu aradığını, benden üç dört şiir ve fotoğrafımı istediğini belirtti. Bir de telefon numarası verdi. Sevinçle aradım Ülkü Karaosmanoğlu ile konuşup ayrıntıları öğrendim gün hemen şiirleri seçtim. Kardeşim evimizdeki fotoğraf makinası ile bir film rulosu fotoğraf çekti Bastırdık içlerinden birkaç tanesini seçtik. Bir sonraki ay dergide ayın şairi idim. Nasıl mutlu olduğumu söylememe gerek var mı? Sonraki sayılarda da gerek soruşturmalarda gerekse şiirlerimi yayınlayarak bana hep destek oldunuz.
Aradan geçen yıllarda Sanat Olayı yayın hayatına son verdi. Biz Hürol ile evlendik. Evliliğimizin ilk günlerinde sizi telefon ile aradık. Telefonda evlilik haberimizi verdiğinde Hürol’a söylediklerinizi hiç unutmadık. Ne diyorsun çocuğum çok sevindim. Âmâ bak İlkiz şiiri bırakırsa sorumlusu seni bilirim. Yine bildiniz. Ben 1991 de birden bire şiiri bıraktım. Hürol sizin sözleriniz yüzünden benim yüzümden mi bıraktın? Suçluluk duygusu ile kendisini savundu. Yok, inanın onun bir suçu yoktu. Öldüğünüz haberini aldığımız da nasıl üzüldüğümüzün tarifi yok. Cenaze töreninize katılmak için günü birliğine İstanbul’a gittim. Teşvikiye camisine vardığım da musalla taşında yatan sizdiniz. Lütfü Kırdar da adınıza düzenlenen törene katılanlar henüz camiye ulaşmamıştı. Yanınıza yaklaştım. Kulağınıza fısıldar gibi bana gösterdiğiniz destek ve yardımlarınız için teşekkür ettim. Başımı kaldırdım, Teşvikiye Camisine bakan camlarından liseli gençler sizi alkışlıyordu. Kalabalık giderek arttı. Cami avlusunda caddeye taştı. Belki bu kadar büyük bir kalabalığı siz bile tahmin edemezdiniz. Gençler, yaşlılar, kadınlar, erkekler toplumun her kesiminden insanlar sizi uğurlamaya gelmişti. Ne çok tanıdıkla hafif bir baş sallama ile selamlaştık. Kimsenin konuşacak gücü yoktu. Üzgündük. Edebiyatımızın yaşayan en büyük isimlerinden biri gidiyordu. Müjgânla ağlayan o kadar çok insan vardı ki.
Tamam çocuğum bu kadar açıklı anlatım yeter, derdiniz eğer Divan Pastanesi’nde oturuyor olsa idik. Sen şimdi ne yapıyorsun anlat bakalım?
Şiire döndüm. Hürol ve ben size karşı daha fazla mahcup olmadığımız için sevinçliyiz. İkinci kitabım yayınlandı. ”Eflatun Gölgeli Kadınlar” adlı kitabıma sizin dizenizle giriş yaptım. ”sana ne yaptılar”
Attilâ ağbi, şimdi çok sevdiğiniz kardeşleriniz Cengiz ve Çolpan İlhan ve enişteniz Sadri Alışık ile birlikte olduğunuzu umarım. Buralar nasıl mı? Kötü. Gerçekten çok kötü.
Haa unutmadan Buket Uzuner ile sosyal medya üzerinden görüşüp sizinle ilgili anılarımızı paylaştık. Hürol sizden hep ustam diye söz eder. Adınızı iki ‘t’ ve ‘şapkalı a’: ‘â’ ile yazma konusunda gereken özeni göstermeye çalıştım. Bu konudaki hassasiyetinizi unutmadım. Işığınız hiç eksilmesin. Yazdıklarınız, anlattıklarınız ve gösterdiğiniz özen için binlerce teşekkür.
Saygılarımla,
İlkiz KUCUR
Toplu Söyleşi - 2

Maksut KOTO : ‘’Vasat şiir’’ ya da ‘’vasat üstü / altı şiir’’ söylemleri bir şiirin iyi yada kötü olduğunu açıklayan cümlelerdir. Okuyucu, bir şiirin iyi ya da kötü olduğunu neye göre değerlendirmelidir sizce?
İlkiz KUCUR : Ben de bu soruyu bence diyerek yanıtlamak istiyorum. İyi şiir içinde yeniyi barındırmalı. Bizi şaşırtan, heyecanlandıran dilin sınırlarını genişleten, bak ben de böyle düşünmüştüm ama ifade edememiştim dedirten.
(...)
Makalenin tamamını okumak için tıklayınız.
Maksut KOTO : ‘’Vasat şiir’’ ya da ‘’vasat üstü / altı şiir’’ söylemleri bir şiirin iyi yada kötü olduğunu açıklayan cümlelerdir. Okuyucu, bir şiirin iyi ya da kötü olduğunu neye göre değerlendirmelidir sizce?
İlkiz KUCUR : Ben de bu soruyu bence diyerek yanıtlamak istiyorum. İyi şiir içinde yeniyi barındırmalı. Bizi şaşırtan, heyecanlandıran dilin sınırlarını genişleten, bak ben de böyle düşünmüştüm ama ifade edememiştim dedirten.
Okurken içindeki müziği duyabildiğimiz, sözcüklerin yan yana geldiğinde birbirlerine ters düşmediği bir şiiri tanımlamaya çalışıyorum. Elbette başka şiirlerden, romanlardan etkilenebilir. Elbette bir anı, duyguyu çok da basit anlatabilir. Yeter ki bunların yeni olduğuna bizi inandırabilsin. Çıktığı kaynaktan çok daha yukarılara taşısın sözcükleri.
Hamasi sözcüklerle o anki duygularımızı okşayan, belleğimizin kapılarını açmaya çalışan pek çok dize bugün sözcük mezarlıklarında ne yazık ki.
Bu kısa tanımlamadan sonra okurun da kendisini zorlaması gerektiğine inanıyorum. Şiir okuru buna şairleri de dâhil ediyorum; bence dünya şiirini tanımalı. Kendi ülkesinin şiirleriyle tanışmalı. Aynı dizeler etrafında dönüp dolaşıp hem bu dizeleri yazan şairlerin diğer şiirlerine hem de tanışmadığı için belki de çok şey kaybettiği diğer yazarlara da merhaba demeli. Şiirin tarihini bilmeden ortaokul bilgileri ile şiir eğitimini sonlandırmamalı. Yalnız sanırım bunun için şairlere, yayınevlerine ve kitapçılara da görev düşüyor. Şiirin heyecanını yeniden canlandırıp, okura iyi örnekleri seçme fırsatı vermeli.
İyi şiir iyi okuru yaratır. İyi şiirlere yol açar. İyi şiir, bütün iyi şeyler gibi insana yakışandır.
Kötü şiir harcıâlemdir. Emek harcanmadan, sözcüklere danışılmadan, yazanın yazdıktan sonra kendi kendisine yüksek sesle okumadığı/okuyamadığı şiirdir. Cehaletin ve kolaycılığın ürünü olduğu hemen anlaşılandır. İnsana ve okura yapılan haksızlıktır. Tarihin şiire yaptığı onca katkıdan uzak, ben yaptım oldu anlayışının ürünüdür ve insana zararlıdır.
Maksut KOTO : Günümüzde yaşanan toplumsal olaylar şiirde yeni bir anlayışı tetikler mi sizce? Ya da şiirde yeni bir anlayışa ihtiyaç duyuluyor mu?
İlkiz KUCUR : Günümüzde yaşanan olaylar deyince aklıma ilk gelen Gezi oluyor. Elbette etkileyecektir. Şair yaşadığı coğrafyadan ayrı düşünülemez. Sıcağı sıcağına yazılan dizeler de olacaktır, daha sonra demlenip kendisine bir yol bulacak sözcükler de. Kimi şair sessizliğinde damıtacaktır korkularını, yalnızlığını ve acılarını, kimisi daha yüksek sesle umudu ve dayanışmayı haykıracaktır. Şiirde yeni bir anlayışa gerek var mı? Bilmem ki bunu en iyi şiirin kendisi bilir ve yanıtını da önümüzdeki günlerde verir sanıyorum. Yaşayan bir şiir tarihini de kendisi oluşturur. Belki Gezi’nin en güzel şiirini bugün yeni doğan çocuklar yaşayacak/yazacak. Ya da hayatların da ilk kez bir toplumsal başkaldırının içinde yer alan liseli gençler bilemeyiz. Bildiğim tek bir şey var o da bu şiiri yazamayacak olan yitirdiğimiz gençler. Onlar şimdiden pek çok şiirin en anlamlı en güzel mısrası oldular. Son olarak, bence bu konuda en güzel şiir günlerdir komada olan Berkin’in gözlerini açıp, gülümsediği an yazılacak.
Maksut KOTO : Günümüzde şiir hırsızlığının modern açıklaması ‘’şiirde etkilenme’’ olarak dile getirilmektedir. Bu sorun önemlidir bence. Şiirde, hırsızlık ile etkilenmeyi nasıl ayırt edebiliriz?
İlkiz KUCUR : Öncelikle şiir yazan kişi dünyadaki bütün yaşananlara karşı etkilenmelere açıktır. Bunu yapamazsa yaşadıklarının şiire dönüşmesini nasıl başarabilir ki? Elbette etkilenecektir. Etkilenmesi de gerekir.
Etkilenmenin hırsızlığa dönüşmesi de çok okuyarak aşabilir aslında.Okuduğu onca şiirden etkilenmeyen şair yoktur.Önemli olan etkilendiğiniz dizeleri yeniden çoğaltabilmek ve kendi imzanızı atabilmek.Her şair farklı bir yaşamın,geçmişin taşıdığı izlerle kendisini ifade edebilmeli.Özgünlük burada ortaya çıkar.Aslında şiir hırsızlığı yapan kişi zaten şair değildir ki.Adı üzerinde hırsızdır; bir başkasının yayınlanmış şiiri ile yarışmaya katılıp birinci olanlar,yayınlanmış şiirlerin yayın tarihinden sonra neredeyse birebir aynı şiiri kendi imzası ile yayınlayanlara tanık olmadık mı?
Bir şiirin bir başka şiiri etkilemesi, esin kaynağı olması aslında etkileyen şiir için bir onurdur. Bunda bir kötülük yok. Çünkü kendini başka bir şiire dönüştürmüştür. Etkilenen şiir farklı bir şiirdir.
Hırsızlıkla yazılan çalıntı şiir de ise olması gereken bütünlüğü ve yeniliği göremeyiz. Eklektik ve çarpık bir yapıyı taşır çalıntı şiir.
Okurun bu ürünleri tespit ettiğinde bunu kamuoyu ile paylaşmasını beklerim. Bir şiirin yazma sürecinde şairin düşleri, duyguları ve sözcükleri çalınıyorsa bunu yapanın üstüne bir de aferin almasını elbirliği ile engellemek hepimizin boynunun borcu olmalı. Şiiri çalınan bir şairin aslında ruhu kanatılmıştır
Maksut KOTO : Ulusaldan Evrensel şiire doğru adımda, dil oldukça önemli bir görev üstlenmektedir; bu süreçte, dilin kayıpları ya da kazanımları hakkında neler söylemek istersiniz?
İlkiz KUCUR : Şiirin kendisi dilin içinden yetişiyorsa dile de mutlaka katkıda bulunuyordur. Dilin aldığı yaralar Şiirde de kendini gösterir. Kullanılan sözcükler ölüm döşeğindeyse eğer onu sağaltmak ya da defnetmek de başta şiir olmak üzere yazın alanındaki herkesin ortak sorumluluğudur. Şair aynı zamanda sözlük okuyan olmalıdır. Hem de sadece Türkçe sözlük değil, botanikten arkeolojiye, felsefeden coğrafyaya kadar okunacak kitaplar listesinde farklı ilgi alanlarının sözlükleri elinin altında olmalı.
Bu konuyla ilintili bir başka nokta da çeviri şiir ile ilgili. Şiir yazıldığı kültürün dışında okunduğunda farklı bir şiir oluyor kuşkusuz. Ben şiirin çevirisinin bir şair tarafından yapılmasından yanayım. Birbirini anlayabilen farklı dilde ortak noktaları olabilen şairlerin çevirileri sanki daha gerçek olabilir gibi. Yine de kayıplar olacaktır elbette.Her şiir kendi anadilinden doğacak ve eksiksiz anlaşılabilecektir.
Maksut KOTO : Şiirin diğer edebi türlere göre çok çabuk tüketilmesinin nedenlerini neye bağlıyorsunuz?
İlkiz KUCUR : Bu göreceli bir yaklaşım bence. Ahmet Arif’in, Nazım Hikmet’in, Attila İlan, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Gülten Akın, Can Yücel, Yunus Emre, Ahmet Haşim, Ömer Hayyam, Karacaoğlan, Âşık Veysel’i düşününce şiirlerinin çok çabuk tükendiğini söyleyebilir miyiz? Burada isimlerini sayamadığım değerli şairlerimizden ve şiirlerinden özrümün kabulünü dilerim öncelikle. O zaman burada durup düşünmek gerek. Sorun kalıcı şiirin azlığı mı? Şiirin günümüzde fazla ayağa düşmesi mi? Şiirin okuyucu nezdinde değerini yitirmesi mi? Edebiyat ortamının kendisinin şiiri küçümsemesi, dışlaması mı?
Şiirin teksesli olma özelliği nedeniyle öncelikle roman karşısında gerilediğini gözlemliyorum son zamanlarda. Roman çok seslidir. Pek çok kahramanın sahne aldığı sayfalar iletişim araçlarının da etkisi ile okur tarafından daha çok talep edilmektedir. Okur romanda yüzeysel bir okuma ile yazara daha kolay teslim olabilmekte. Oradaki kahramanlardan biri ile kendisini ya da bir tanıdığını özdeşleştirebilir. Şiir ise okuru zorlayabilir. Okurun şiire ayıracak duyarlılığı yok belki de hayatın koşuşturması arasında.
Öte yandan sanal ortamda harcanan sözcüklere bakıyorum da ne çok şiir vuruluyor. Ne çok şiir kanıyor. Bu kadar kolayca uluorta harcanan şiirlerin elbette kalıcı olması çok kolay değil. Bir de herkes kendi şiirine hayran. Bırakalım okur bu konuda gerçek söz sahibi olsun. Olsun da şair de tüketilmeyenler katına çıkabilsin. Şiirin masumiyetini korumak adına biraz daha özen göstermek, yeni ve farklı şeyler söyleyebilmek gerek diye düşünüyorum.
Kalıcı olmak istiyorsak iyi yazmak zorundayız. İçinde müziği, kendisine özgü bir dili ve meselesi olan şiirler yazmak kalıcılığın olmazsa olmazlarından.
Özgünlüğü ve duyguyu birlikte taşıyabilen kalemlerden beklenen de bu değil mi?
Maksut KOTO: Kısa bir soru olacak ama tartışılan bir soru bu; sizce şiirin ömrü tükenmek üzere mi?
İlkiz KUCUR : Sanmıyorum.Özellikle bizim gibi sözlü şiir geleneği olan bir toplumda şiirin ömrünün tükenmek üzere olduğu görüşünün çok gerçekçi olduğunu sanmıyorum. Bizim topraklarımıza matbaanın gecikmeli gelmesi, göçer bir toplum yapısının çok uzun yıllar geçerli olması, söylenmeyeni söylemeyi ozanların görevi kılmıştır. Halk ozanları bu halkın genlerine şiiri işlemiştir. En erotik duygular, isyanlar, acılar ozanların sazında ve dilinde can bulmuştur. Okuma yazma oranının çok düşük olduğu geçmişimizde olayları ozanlardan öğrenen halk o dizeleri birbirine aktarırken kendi eklemelerini yapmış ve o dizeler anonimleşip bugüne dek gelmiştir. Elbette şiir zor zamanlarda daha çok canlanır ve öne çıkar. Bugün şiir belki de kendi değerini yitirmiş görünebilir. Bunun nedenleri çok farklı olabilir. Bir önceki soruda şiir roman tercihi konusuna kısaca değinmiştim. Ama şiir farklı kanallardan yine de kendisine akacak bir damar bulur. Şiir en azından kısa vade de yok olmayacaktır diye düşünüyorum. Ortaya çıktığı mecra farklılaşabilir ama yaşar.
Maksut KOTO : Günümüzde şiir kirliliğinden söz ediyor herkes. Gittikçe de artacağını tahmin ettiğimiz bir gerçekliğe sahip hem de… Dergiler, yayınevleri, internet ortamı gibi… bunların dışında şiir kirliliğine neden olan başka şeyler var mıdır sizce? Ya da çözüm yolları…
İlkiz KUCUR : Evet, şiir kirliliği görüşüne katılıyorum. Şiir yazmayı güzel sözcükleri yan yana getirmek, ya da bağırmak olarak algılıyorsanız, bu sözcükleri yan yana getirip sosyal medyada hemen paylaşabiliyorsunuz. Yakın birkaç arkadaşınız da beğenisini gösteriyorsa eğer işte artık kendinizi şair sanabilirsiniz. Üstelik bu beğeniler size ahkâm kesme hakkını da verir. Şiir yazmanın bir sorumluluk taşıdığını düşünmek bu kadar zor mu diyorum kendi kendime. Yazdığının şiir olup olmadığını danışacağı objektif ustalara ulaşmaya çaba göstermek bu kadar mı güç.
Bir başka nokta da atölyeler. Ben bu kavramı şöyle anlamak istiyorum.( Öyle olup olmadığı konusunda da hiç bir fikrim yok bu arada bunu da belirtmeliyim. )
Atölyelerde şiir okumaları olmalı. Şairler üzerine konuşulmalı. Şiirin geçmişi, geçirdiği dönemler tartışılmalı. Böyle bir eğitim süreci öncelikle nitelikli okur yetiştirecektir. Bu atölyelere şair olmak için gidenler umarım tüm eğitimlerden yeterli payı kendi adlarına alabiliyordur. Dört beş ayda şair yetiştirebilen eğitmenlere doğrusu şapka çıkartmak istiyorum. Şiiri de metalaştırabilmek az şey değildir doğrusu. Umarım yanılıyorumdur. Sanal ortam yaygınlaşmadan önce her üç kişiden ikisi şair iken, şimdi neredeyse her üç kişiden üçü şair oldu. Bu kirlilikte iyi şiirlerin gözden kaçıp gitmesi ise üzücü elbette.
Tüm bunları belirtirken şiire yeni başlayan gençlere haddim olmayarak söyleyecek tek önerim var. Çare şiirde. Lütfen şairlerimiz şiiri okumayı unutmasınlar. eski yeni,mani, divan, halk şiiri.Dünya şiiri,dergilerde ki ve kitapçılardaki şiiri unutmayalım.Şiire sahip çıkma da en büyük görev şaire düşer.Şair önce iyi bir şiir okuyucusu ve kendi şiirinin en acımasız eleştirmeni olmalı.Kim bilir belki de haksızımdır.
Maksut KOTO : Adorno lirik şiiri ‘’toplumsal çatışmanın öznel ifadesi’’ olarak tanımlar. Neler söylemek istersiniz?
İlkiz KUCUR : Bu söyleşiye katılanlar tarafından lirik şiirin tanımının yapılmış olacağını varsayarak direk soruya geçmek istiyorum. Şiirin yazılış sürecindeki yalnızlığını düşününce; kendisi ile duyguları arasındaki kavganın, benliğin, yaşadıkları, korkuları, yüzleşmeleri, acıları ve coşkularıyla baş edebilme çabasının sonucudur şair.Şiir tek başınalıktan çıkar sonra okura ulaşır ve artık şairin değil onu okuyan her okurun şiiridir.Her okurda farklılaşır aynı zamanda.
Bu girişten sonra lirik şiirin tarih sahnesinde ilk ortaya çıkış sürecine baktığımızda her ne kadar bireysel duygular ve coşkuların yansıması olarak görünse de başlı başına toplumsal ve bireysel dönüşümlerin yaşandığın tarihlerin ürünü olduğunu görebiliriz. Özellikle de halk şiirinde buna daha çok rastlamıyor muyuz? Adorno’nun da dediği gibi lirik şiir, kendine özgü bir muhalefeti dile getirir. Eh, şiirin en öznel hali bile bu muhalefeti içinde taşıyabiliyordur diyebilirim o zaman.
Maksut KOTO : Retorik, şiirde ölü hücre görevini mi yoksa canlı hücre görevini mi üstleniyor?
İlkiz KUCUR : Lirik gibi retorik de ilk kez Antik Yunan da karşımıza çıkıyor. Aristoteles dinleyenlerin coşkularını uyandırmaya sahip hitabet gücü olarak tanımlar retoriği. İnandırma gücü, dinleyenleri istenilen yönde etkilemeyi de hedefler.
Daha sonraları hitabetin sınırlarını aşıp yazınsal alanlara uygulanır hale gelmiştir.Dolayısı ile bu kavramın şiirde ölü hücre ya da canlı hücre olup olmayacağına öncelikle şairin kendisi karar verecektir.
Kişisel şiir anlayışıma gelince; şiirimde çok fazla yüksek ses kullanmaktan hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Bunu ustalıkla başaran şairleri okumaya devam ederim ama onların ustalığında olamadığım zaman da sesini çok açmam şiirimin.
Dolayısı ile benim tercihim şiirimde ölü hücre olarak kalmasından yana.
Maksut KOTO : Şairlerin genellikle öldüğü anda değeri bilinir. Ve bu konu birçok kez dile getirilmesine rağmen, bu durum aynen devam etmektedir. Trajik bir gelenek hâline dönüştüğünü rahatlıkla görebiliyoruz. Sizin, yaşarken değil de öldükten sonra değerinizin bilinmesini ister misiniz?
İlkiz KUCUR : Bilmem hiç düşünmedim bu konuyu. Bu açıkçası kendimizi çok önemsemekle ilgili olabilir mi? Evet yazmak ve yayınlatmak elbette kendimize ait bir iz bırakmak isteğini de barındırıyor içinde. Öldükten sonra ya da ölümden önce değerimin bilinip bilinmemesi benim dışımda gelişir zaten tek fark ölümden önce değerimin bilinmesi için kişisel çabalarım, bu konuda göstereceğim gayret için elimde fırsat varken öldükten sonra yapabileceğim bir şeyin olmaması. Bir de yaşarken değerimin bilindiğini görmek kişisel egomu tatmin edebilir öldükten sonra ne olduğundan haberim olacak mı? Bilmem. Belki oğlum annesi ile ilgili güzel sözleri duymuş olmaktan gurur duyar. Hepsi bu. Dolayısı ile kendimi o kadar önemsemek istemiyorum. Sonuçta yaşadığımız hayat tarihin çok çok küçük bir parçası.
Maksut KOTO : Bestelenmiş şiirlerin daha çok benimsendiğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir şiir, şiir özelliğini kaybetmeden bestelenebilir mi sizce?
İlkiz KUCUR : Bestelenmiş şiir şiire çok yakın olmayan ya da o şairle tanışmamış okuyucu için iyi bir fırsat olabilir. Bu da iyi bir şey aslında. Kemal Burkay’ı şiiri bestelenmeden önce tanımayan pek çok kişi onun şiiriyle ilk kez tanışmış oldu belki.
Şiirle müziğin yakın işbirliği bence sanat adına çok olumlu. Aslında kendi içerisinde müziği olan bir şiir, iyi şiirdir. Ses ve şiir olabildiğince uyumlu olmalı, iyi şiirin olmazsa olmazlarından biri de bu zaten. Şiir bu uyumu taşıyorsa bestelenmeye hazır demektir.Tam tersi kimi kez yazılan şarkı sözleri de iyi şiir sayılabilir.Şiirin şiir özelliğini kaybetmeden bestelenmesi daha çok bestecilerin becerisi olmalı.Şiirin romanı,romanın şiiri olabileceği gibi şarkısı,sineması da olabilir.Yada kendi aralarında farklı işbirlikleri sanatın izleyicisine/okuruna daha kolay ulaşmasını sağlamaz mı?Ben bundan yanayım açıkçası.
Maksut KOTO : Geçmişten günümüze kadar birçok şair yaşamıştır. Fakat okuyucu sadece belli başlı şairleri bilmektedir. Sistemin bu aksak yanına, okuyucular kadar şairlerin de neden olduğunu söyleyebilir miyiz?
İlkiz KUCUR : Bu konu sadece şairlere ait değil sanırım. Kimi şair birkaç şiiri ile bilinirken kimisi yazdığı onca şiir ile orantılı bir bilinilirliğe sahip olamamıştır. Belki yazdıkları
kamuoyuna ulaşamamış/ulaştırılamamış belki de şair bilinçli olarak uzak kalmıştır. Özellikle günümüzde hemen her yarışmaya katılan, şiirini ya da kendisini magazinselleştirmekten çekinmeyen şairler daha bilinir görünmekte. Şairin kendi tercihlerini sorgulamak istemiyorum. Bu tercihlerde neyin doğru olduğunu bilemem. Önemli olan şairin nefesinin okurda nasıl karşılık bulduğu. Çok bilinmek şairin şiiri ile mi ilgili yoksa onun hakkında yayılan şehir efsaneleri ile ilgili mi? Ben konunun daha çok burasındayım. Sessizce köşesinde yaşayan şairlere de şiir okuyucusu ulaşabiliyorsa ne güzel. Eski zamanlarda Nazım Hikmet’in şiirlerini defterlerinin arasında saklayan gençler geliyor aklıma bu konuda düşünürken.
Bu nedenle çok da büyük bir sorun değil bilinirlilik konusu. Bilinmek isteyen kendince yöntemler kullanabilir, istemeyen daha sakin bir hayatı yeğler. Eğer bilinilirlik izleyiciden daha çok katılımcının olduğu her etkinliğe koşan, yer alan üç beş kişinin tekelinde ise ben odamda oturmayı yeğliyorum. Sanırım şairin bilinirliliğinden çok yazdığı iyi şiirin er ya da geç okura ulaşabilmesi
Maksut KOTO : Şiirin bir hikâyesi olabilir de olmayabilir de… Eğer varsa, bir şiirinizin hikâyesini anlatabilir misiniz?
İlkiz KUCUR : İlk şiirim Yusufçuk dergisinde yayınlanmıştı. Bir kış günü, Üniversite de yurttan bölüme giderken kafeterya’nın önünde Ankara’nın kışına inat açmış küçük kırmızı bir çiçeğin öyküsüydü.
Bir başkası yine aynı yıllarda Kurban Bayramı tatili nedeniyle Ankara’dan İzmir’e giderken Uşak’ın Banaz ilçesinden otobüs ile geçerken yolun kenarındaki caminin adındaki yazım hatası dikkatimi çekmişti. Masalcı adlı şiirimde “çünkü yanlış imlasıydılar alışkanlıkların” dizesi oldu. Bir kasabada yaşayan onca insan merkezdeki caminin adındaki yazım hatasının farkında değildi. Daha da ilginci yıllar sonra annemin Banaz da yaşayan öğretmen okulundan arkadaşının eşi ilçeye belediye başkanı oldu. Kendisine bu durumu söyledikten sonra da camiinin adındaki yazım yanlışı düzeltildi.
Gün Kurudu şiirim de gecenin ilerlemiş saatlerinde balkonda oturup karanlığın sessizliğini dinlerken uzaklardaki bir evden bir kadının çığlıklarını duymam üzerine yazıldı. Bunun dışında gazete haberleri, öyküleri ile yüreğimi yaralayan insanlar, bir resim sergisi, bir şiir, okuduğum bir roman ya da romandaki tek bir satır şiirini bana yazdırıyor.
Aslında kendi yazdığım şiirler içerinde bana en sıcak gelenler öyküsü olanlar diyebilirim.
Son söz;Bu söyleşide yer almış olmaktan dolayı duyduğum onuru belirtmek istiyorum.Şiir adına gösterilen çaba için de ayrıca çok teşekkürler.Şiirle kalalım,şiirde kalalım.
Sevgiler.
Aşk Ahlakı Sever mi?

AŞK AHLAKI SEVER Mİ?
Aşk içinde barındırdığı ateşle yakıcıdır. Yakılan ruhların küllerinde ki kalıntıda büyür. Nesimi’nin dizelerinde ki gibi beladır aynı zamanda.
“Aşkın belası yoh deyüben aşka düşme var
Kim ki aşık oldu kim didi aşkın belası yoh”
Yakıcı bir belayı tanımlarken sevmenin ayıp olmadığını, büyük sevdaların kahramanlarını yüceltmemizle başlar aslında iki yüzlülük. Aşk; kolluk kuvvetinin, savcının, yargıcın, suçlunun, savunmanın bir bedende toplanma halidir o zaman. Yolu mahpusluktan geçen yasama/yaşama hali.
Kendimizi yaralayıp uykularımızı kovduğumuz an.
Yapılmayacakları yaptıran arka sokakları ruhumuzun.
(...)
Makalenin tamamını okumak için tıklayınız.
''Bizim sevdamızda namus vardır, gözlerimiz fahişelik yapmaz'' ŞİİR DALI E-DERGİ
AŞK AHLAKI SEVER Mİ?
Aşk içinde barındırdığı ateşle yakıcıdır. Yakılan ruhların küllerinde ki kalıntıda büyür. Nesimi’nin dizelerinde ki gibi beladır aynı zamanda.
“Aşkın belası yoh deyüben aşka düşme var
Kim ki aşık oldu kim didi aşkın belası yoh”
Yakıcı bir belayı tanımlarken sevmenin ayıp olmadığını, büyük sevdaların kahramanlarını yüceltmemizle başlar aslında iki yüzlülük. Aşk; kolluk kuvvetinin, savcının, yargıcın, suçlunun, savunmanın bir bedende toplanma halidir o zaman. Yolu mahpusluktan geçen yasama/yaşama hali.
Kendimizi yaralayıp uykularımızı kovduğumuz an.
Yapılmayacakları yaptıran arka sokakları ruhumuzun.
Anılarımızın en hızlı çarptı kapılardan geçtiğimiz günlerin gölgesi. Hem en yoksul hem en zengin olduğumuz alışverişimiz.
Hiç unutulmayan zamanlardan çaldığımız anlardır, paylaşılmayan. Üzerini çiğneyip geçtiği günlerden kendimize sakladığımızdır. Kimse bilmez sınırları kaldırılmış bir ülke gibi görünse de firaridir. Yasadışı bir sığınmacıdır. Zorunlu göçünü sığdırdığı gözyaşıdır. Kayıptır. Kaçaktır. Hırsızdır aşk. Çaldığı kapı yoktur. Karanlıkta girer, sindiği kuytu köşeden bütün sırlarını parçalar kendi suretimizi gösteren aynanın.
Aşkın kandırmasıyla kurulan dünyada hipnotize olmuş bir bedene dönüştürür aşığı. Değer yargılarının, davranış normlarının yerini bir an için bile olsa sevgiliye ulaşmanın heyecanı alır. Ona dokunmak ondan haber alabilmek aşkın kapısından içeri atılacak adımın beklentisiyle kurgulanır günler.Önce kendine söylenir yalanlar.Düzmece rastlantılar hazırlanır,kasıtlı ihmaller yaşanır.Kırıcı planlar bile hiç gözünün yaşına bakılmadan hayata geçirilir.
Ulaşılmaza ulaşmanın zor ve kanatan yolculuğudur çıkılan.
Aşk başlı başına hırsızlıktır. Hayattan çalınan en bireysel heyecanımız, yalanımız. Yaşadığımız çelişkilerdir. Nietzche’nin deyimiyle” aşkta yapılan her şey iyinin ve kötünün ötesinde olup biter.”
Ahlak ayıpla sınırlıdır. Sevmek ayıp değilse olsa olsa yüreğin kahramanlığıdır ahlakı kovan. Sırf bu yüzden sevda şairlerinin başında gelmez mi Karacaoğlan.
“Karacaoğlan ben bu düşü yoramam
Amel defterinin tutup düremem
Gelin ey, kıza kötü diyemem
İkinizde benimsiniz sevdiğim"
Oysa biz hep terk edilmelerin gözyaşlarını döktük kâğıtlara. İçimizi kanatan, yüreğimizi burkan aşk acılarını anlattı sevdanın tarih öncesi. Hayallerimizi parçaladık. Gidenlerin ardından dünyanın karardığını gördük. İçimize kapandık. Bu anlarda yanımızda hep neden ve niçinler kaldı. Sevdiğimizin öteki olduğunu gidince anlıyoruz sanırım. O ana kadar canımız cananımız olduğuna inanılan gidince kalakalırız.
Hep kendimizde, içimizde sandığımız aşkı, öteki adına da yaşamak en büyük ahlaksızlık değil midir aslında? Galiba bu ahlaksızlığı en çok da şairler yapıyor/yaşıyor. Yoksa Safo aşkına karşılık vermeyen sevgilisi yüzünden yaşadığı aşk acısına dayanamayıp kendini kayalıklardan atar mıydı?
Ahlak bir tek sevda da sorgulanmaz. En azından kendi yüreğinde sevdanın kural tanımazlığını bilir ya âşık. Onun bildiğini kuldan neden saklayalım ki.
sevdanın loncası kurulamadı çünkü
herkes işinin ustası
(İlkiz KUCUR, Lonca, Ama Ben İlkizim)