Yazılanlar
Hasan Efe, "İlkiz Kucur 'da İçe Dönük Söylemler"
Aralık 2011

Gün Kurudu
etekleri uzayıp giden bir geceyi sarıp sarmalamış
suskunluğuyla.
İç çekişlerinin gizli melodisi,
yanaklarından süzülürken dudak kıvrımlarına
koy uzaklardan bir şarkıyı,
yüreğimin tam ortasına.
Öfkeyi içinde sakla, yalnız bilsinler.
Nasılsa her pencerede bir acı parlar, gecenin tek tek topladığı
En yumuşak meltemlerin bile acıttığı ince tenler
kuruyup gider kırılgan ve saklı bir kadının çığlığında.
Ne sevişmektir ne de yara öylece kalır günler.
Söz, kendini unuttururken başlar yağmurlar,
kısa yolların kestiği umutlara
yazık! gün kurudu demiştin. Oysa
gece, kucağımda uzun etekleriyle boylu boyunca
Makaleden...
"Kendini hemen ele vermeyen; kapalı, sıkı şiirlerle edebiyat dünyasına giren İlkiz Kucur 'un son dönem şiirlerindeki açılımsallık öncekilere göre daha belirgin.
Şiirlerdeki bu oluşuma, uzun bir süreçle gelindiği söylenebilir. Yaklaşık otuz yıllık bir şiir birikimi olan şair, bir dönem yazından uzak kalmış, ama ilk şiirlerindeki sıkılığından uzaklaşmamıştır.
Yazılı Kâğıt Yayınları'nda ikinci baskı olarak toplanan bütün şiirler (son dönem eklenen şiirlerle birlikte) "Ama Ben İlkizim" adıyla tekrar buluşur okurla. Beş bölümdür kitap.
(...)"
Makalenin tamamını okumak için tıklayın
Şiirlerdeki bu oluşuma, uzun bir süreçle gelindiği söylenebilir. Yaklaşık otuz yıllık bir şiir birikimi olan şair, bir dönem yazından uzak kalmış, ama ilk şiirlerindeki sıkılığından uzaklaşmamıştır.
Yazılı Kâğıt Yayınları'nda ikinci baskı olarak toplanan bütün şiirler (son dönem eklenen şiirlerle birlikte) "Ama Ben İlkizim" adıyla tekrar buluşur okurla. Beş bölümdür kitap.
Dördüncü bölümü de düzyazı şiirdir.
Yapıt bütünüyle ele alındığında 4. bölüm, tüm şiirlerdeki art ve alt anlamlan, yer yer de ortak imgelerin ip uçlarını ortaya koyar kendi içinde. Ama kolay açımsallığı ardıllar. Böyle olmasına karşın yine de ortak noktalar göz ardı edilmez önceki çalışmalarıyla. Dize öbeklerindeki örülüş biçemlerinin bütünleyici özelliği gözen kaçmaz. Bu da şairi kendisi yapar.
Dördüncü bölüm her ne kadar düzyazı şiir olsa da okur, farklı okumayla Kucur 'un şiir poetikasından yola çıkarak o şiir cümlelerini, dizeler olarak yeni baştan kurabilir.
Bu bölüm aynı zamanda sıkı dokunan diğer bölümdeki dize örgülerinin bir toparlayıcısı olarak da düşünülebilir. İmgelerin anlanılaşmasıyla; gelişememiş, geliştirilmemiş bir toplumun içindeki küçük küçük isyan ateşlerinin, acımasızca bastırılmasıyla ortaya çıkan acılar öne çıkar. Bunun, şiir anlatıcısı üzerindeki etkisi bireyleşerek tekrar özneye döner. İlk şiirlerdeki içe dönük isyansal ses son dönemde şiir öznesinin bireyselliğinde varlığını gösterir.
Biraz daha açarsak; toplumsal sorunlar, gelişip değişerek bireysel sorunları kucaklar.
Bu, öznenin toplumsallıktan sıyrılıp "ben" e dönmesi, bir geri çekilme değil, gelişen toplumsal yapıdaki siyasal, ekonomik, sosyal… değişmelerin bireyi de etkilemesi olarak düşünülmelidir. Böylece' gelişen süreç özneyi biyolojik, fizyolojik ve ruhsal olarak da değişmiştir.
Yine dördüncü bölüme dönersek;
Şair, bölümün sonunda şu şiir cümleleriyle dikkatleri çekip yaşamsallığın farklılığını sezdirir okura.
‘ Yani acılı yaşamayı bilen yok insan. Yok inanlar metnine, kıyışız kalabalık..i’V. giren bir büyük kent yoksunu. Ama ben ilkizim. Yalnızlığını kalabalıklaştır bir ortaçağlı ’ (age, 64)
Kitabın birinci bölümünün adı “Ortaçağ Kentleri'nin Ders Notları" Dördüncü bölümün son şiir cümlesi ‘Yalnızlığını kalabalıklaştıran eski bir ortaçağlı’ dır . (Vurgular benim). Bundan bir önceki cümle, aynı zamanda kitap adı da olan “Ama Ben İlkizim” dir. Bu cümle, bir sıyrılma yani dışta kalmadır. Şair, bunu anıştırma ve tevriyeye başvurarak sorunlar ve yaşamın acımasızlığından kurtulunamayacağını; bir "Ortaçağ" uzamının burgacında var olmanın zorunluluğunu hissettirir. Diğer bir okumayla; her ne kadar modern ve ileri bir çağdaki kent/kentlerde! yaşasak bile ortaya çıkan yaşam belirtileri ve zihniyet ortaçağ kalıntılarından öteye geçememektedir. Bir başka deyişle mücadeleci bireylerin edimleri, geri kalmış düşüncelerle kuşatılmış ve bu düşüncedeki erkin acımasızlığı “kısa yolların kestiği umutlarda, günü de kurutmuş". Bu, kabul edilemez bir dur. Şair, böyle bir olamazlığı imleyerek, birçok yaşam biçimindeki coğrafyada öne çıkan sıkıntıların tepkisini ortaya koyar.
Bu sıkıntılar "ilk iz" ler olsa da; şair "ama" ilgeciyle metin örgüsü dışında kalmayı yeğler. Şiire doğrudan müdahale etmez, örgüden uzaklaşır. Böylece şiirler bütününde gizlenip farklı imgelerle ortaya konulan özne burada açığa çıkar "İlkiz" göstergesiyle, yani şairin kendi adıyla.
Yukarıda da dediğimiz gibi ele alman konuların art ve alt anlamları, yer yer de ortak imgeleri birer "ilk iz" lerdir. Yani öncesi yaşanmamış ilkler...
Bu genel değerlendirmelerden yola çıkarak İlkiz Kucur'un "Gün Kurudu şiirini birimlendirdikten sonra art ve alt anlamlarla kurulan metnin, öznedeki içe dönük sıkıştırılmış söylemlerinin “genel” den “ben” e geçişine bakalım.
- Birim.
Karanlık, kucağımda yüzü silinmiş bir çocuk gibi;
etekleri uzayıp giden bir geceyi sarıp sarmalamış
suskunluğuyla.
- Birim.
İç çekişlerinin gizli melodisi,
yanaklarından süzülürken dudak kıvrımlarına
koy uzaklardan bir şarkıyı,
yüreğimin tam ortasına.
- Birim.
Öfkeyi içinde sakla, yalnız bilsinler.
- Birim.
Nasılsa her pencerede bir acı parlar, gecenin tek tek topladığı
En yumuşak meltemlerin bile acıttığı ince tenler
kuruyup gider kırılgan ve saklı bir kadının çığlığında.
- Birim.
Ne sevişmektir ne de yara öylece kalır günler.
- Birim.
Söz, kendini unuttururken başlar yağmurlar,
kısa yolların kestiği umutlara
yazık!
- Birim.
... gün kurudu demiştin.
- Birim
… Oysa
gece, kucağımda uzun etekleriyle boylu boyunca
Birinci birimde ardıl özne ne/kim?
Karanlık'tır.
Bu özne şu özellikleri taşır;
a) Silik yüzlü bir çocuk gibidir,b) Uzun etekli geceyi sarıp sarmalanmış -bir kadındır-,
c) Suskundur -içe dönük-,
d) Dişil özne.
Bu birimin asıl öznesi olan "ben" de dişildir. Bunu "kucağımda" göstergesinin "-im" ekinden anlıyoruz, yani benim kucağım.
"Elmas İmgeler, Kadınca Duyarlılıklar"
???


Metin Celâl, "Can Yücel Niye Küfreder?"
14 Aralık 2002

"Salondakiler bir anda neye uğradıklarını şaşırırlar. Derin bir sessizlik kaplar ortalığı. Salona gelmeden önce üç bira ve yarım votka içmesine rağmen muhteşem bir konuşma yapar. Hiç şüphesiz bol küfürlü bir konuşma.
Söyleşinin soru-cevap kısmında ön sıralarda oturan hanım hanımcık bir kız öğrenci parmak kaldırıp Can Yücel’e şöyle sorar; “Can Bey, bizler şiirlerinizi ve düşüncelerinizi çok beğeniyoruz, size büyük bir saygı duyuyoruz ama konuşmalarınızda çok fazla küfre ve argoya yer veriyorsunuz, küfürlü konuşmasanız olmaz mı?”
Can Yücel önce susar, sonra yavaşça doğrulur, o kocaman ellerini kürsünün üzerine koyup; ‘’Küfür, burjuvazinin ağzında bir lağım çukurudur. Küfür, işçi sınıfının ağzında bir çiçektir!” deyince salonda müthiş bir alkış kopar.
(...)"
Makalenin tamamını okumak için tıklayın
Sosyal medyada birkaç yıldır dolaşan “Can Yücel niye küfreder?” başlıklı bir anekdot var. Şair dostum Engin Turgut’un paylaşımı sayesinde haberim oldu. Anı ya da anekdot şöyle; “Yıllar önce ODTÜ’de yaptığı bir konuşma. Üç bin kişilik mimarlık amfisi tıklım tıklım dolu, hatta onu dinlemek için ayakta kalan onlarca kişi var. Can Yücel konuşmaya şöyle başlar; “Biz hiç bi bok olamadık!”
Salondakiler bir anda neye uğradıklarını şaşırırlar. Derin bir sessizlik kaplar ortalığı. Salona gelmeden önce üç bira ve yarım votka içmesine rağmen muhteşem bir konuşma yapar. Hiç şüphesiz bol küfürlü bir konuşma.
Söyleşinin soru-cevap kısmında ön sıralarda oturan hanım hanımcık bir kız öğrenci parmak kaldırıp Can Yücel’e şöyle sorar; “Can Bey, bizler şiirlerinizi ve düşüncelerinizi çok beğeniyoruz, size büyük bir saygı duyuyoruz ama konuşmalarınızda çok fazla küfre ve argoya yer veriyorsunuz, küfürlü konuşmasanız olmaz mı?”
Can Yücel önce susar, sonra yavaşça doğrulur, o kocaman ellerini kürsünün üzerine koyup; ‘’Küfür, burjuvazinin ağzında bir lağım çukurudur. Küfür, işçi sınıfının ağzında bir çiçektir!” deyince salonda müthiş bir alkış kopar.
Sonra tamamen ayağa kalkıp şöyle bitirir konuşmasını: “Arkadaşlar bugün de çok kafa siktim!” (Engin Turgut Paylaşımı, 08.12.2022, Facebook.)
ODTÜ’ye 1979-80 öğrenim döneminde girdim. Kısa bir süre sonra ODTÜ’de bir edebiyat kulübü olduğunu öğrendim, yeni yeni şiir yazmaya çalışan, dergilere götüren bir genç olarak ve kulübe katıldım. Edebiyat Kulübünde Hürol Taşdelen başkanlığında, İlkiz Kucur, Erdinç İskür, Ahmet İçduygu, Bülent Kandiller ve Özcan Karabulut aktif üyelerdi. Sık sık söyleşiler, paneller düzenliyor, önemli şairleri, yazarları ODTÜ’lülerle buluşturuyorlardı. O zamanlar bu tür etkinliklere üniversitelerde hemen hiç rastlanmazdı yani önemli bir olaydı. Attilâ İlhan, Hasan Hüseyin, Murat Belge, Enver Gökçe, Hilmi Yavuz, Afşar Timuçin gibi şair ve yazarlar ODTÜ’lülerle buluşmuş. Edebiyat Kulübü olarak Can Yücel’i de davet etmeye karar vermişler. Ben İstanbullu olduğum ve sık sık İstanbul’a gittiğim için Can Yücel’i davetimizi bildirme görevi bana verildi.
O sıralar Can Yücel Demokrat gazetesinde yazıyordu. Demokrat, Devrimci Yol’cuların çıkardığı söylenen günlük bir gazeteydi. 26 Aralık 1979 -12 Eylül 1980 tarihleri arasında yayınlanmış. İmtiyaz sahibi usta yazar Dursun Akçam. Dursun Akçam, “Demokrat gazetesi, devrimcilerle aydınların verimli iş birliğinin başarılı örneklerinden biri olan bir gazeteydi” diyor. Gerçekten de solun her kesiminin dikkatle izlediği bir gazeteydi. Demirtaş Ceyhun, Fikret Otyam, Enver Gökçe, Gülten Akın, Murat Belge gibi birçok önemli isim gazetede yazıyordu. Doğru habercilik yapılıyordu.
Demokrat Gazetesi, Cağaloğlu’ndan Gülhane Parkı’na doğru inen Alayköşkü Caddesi’nde o zamanın en çok satan gazetesi Günaydın’ın tam karşısındaki Sıdıka Batu İşhanı’ndaydı. Can Yücel gazetenin üst katlarından birinde, içinde birkaç masa bulunan caddeye bakan bir odadaydı. Perdesiz pencereler açıktı. Fosur fosur sigara içiyor olabilir. Masasının üzerinde kalem dahil hiçbir şey olmadığını anımsıyorum. Daha önce kimlerin ODTÜ’ye gelip söyleşilere katıldığını anlatıp kendisine davetimizi ilettim. Hemen kabul etti. “Güler Abla’nız da gelir” dedi. Eşi Güler Yücel’i kastederek.
O zaman pahalı bir ulaşım aracı olmasına rağmen ODTÜ’nün maddi olanakları olduğu için uçakla geldiler Ankara’ya. Arkadaşlar ODTÜ’nün resmi aracı ile apronda karşılamışlardı Can Yücel’i. Devletle ancak mahkemelerde, hapishanelerde karşılaşmaya alışmış Can Baba’nın çok hoşuna gitmiş bu karşılama, sonraki yıllardaki karşılaşmalarımızda sık sık anardı. Sonra da Ankara’nın en ünlü otellerinden, genellikle milletvekillerinin kaldığı Bulvar Palas’ta ağırlandı.
Mimarlık Amfisi anekdotta söylendiği gibi 3000 kişilik değildi ama 340 kişi kapasiteyle ODTÜ’nün en büyük salonuydu. Amfi ayakta yer kalmamacasına tıka basa dolmuştu. 400 – 500 kişi vardı sanırım.
Can Yücel bir gece önce otel odasındaki mini bardaki bütün içkileri içmiş. Sabah içmeye devam etmiş, öğleden sonra yapılan söyleşiye de tedarikli gelmişti. Elindeki Pazar çantasında da söyleşi sırasında içmek için içki vardı. Sarhoştu, salonun kalabalıklığı da onu iyice coşturmuş olabilir. Çok neşeli, bol bol güldüren ve çokça şaşırtan bir söyleşi yaptı. Süreyi bol bol aştı. Daha zaman olsa Can Yücel konuşur, herkes gece yarısına kadar onu dinlerdi.
Soru cevaplar bölümü de bol kahkahalı geçti. Sosyal medyada dolaşan anekdota konu olan küfür sorusunun sorulduğunu anımsıyorum. Can Yücel’e “Çağdaş Şair Eşref” lakabı takılması da o söyleşiden sonra olmuş olabilir. Çünkü Hürol Taşdelen’in de anımsattığı gibi “Size Çağdaş Şair Eşref desek ne dersiniz?” sorusuna, “Allah derim” diye cevap vermişti. (ODTÜ Edebiyat Kulübünde Usta Ozanlarla Anılar – Hürol Taşdelen (huroltasdelen.com))
Ahmet Arif’in şiiri hakkında ne düşündüğü sorusuna da “Bir çocuk doğurtmayla adam baba olmaz” diye cevap vermişti. Bu cevabı bizi hem çok şaşırtmış hem de biraz burmuştu. Ahmed Arif en sevdiğimiz şairlerdendi. Can Yücel’in sarhoşluğuna verdik. O da sözlerinin haddini aştığını fark etmiş olmalı ki “Arkadaşlar bugün de çok kafa siktim!” diyerek söyleşiyi bitirmişti.
edebiyathaber.net (14 Aralık 2022)
Aydın Afacan, "Enheduanna 'nın Kız Kardeşleri", BirGün Pazar
10 Ekim 1922
Ve Kadınla mitin buluşması da ayrıca belirtilmelidir: 'Medusa’ya bakışı erken içime atılan taşın/ laneti adamlarınkinden fazla/ kadına edilen ah her zaman daha fazla/ başımı nereye çevirsem eski Yunan bir zehir/ nerede duracağım bana bir yer deyin...”
Nazlı Yıldırım, "Ama Ben İlkizim"
18 Şubat 2018
'gölgeni yavaşça katlayıp kaldırırsın yaşın silinir
önceden de yoktun, yanlış görülmüş bir düş gibi'
(...) "
Makalenin tamamını okumak için tıklayın
Hüseyin Peker, 2005 Şiirinde Dikine İnişler
Aralık 2015

(...) "
"Kendini hemen ele vermeyen; kapalı, sıkı şiirlerle edebiyat dünyasına giren İlkiz Kucur 'un son dönem şiirlerindeki açılımsallık öncekilere göre daha belirgin.
Şiirlerdeki bu oluşuma, uzun bir süreçle gelindiği söylenebilir. Yaklaşık otuz yıllık bir şiir birikimi olan şair, bir dönem yazından uzak kalmış, ama ilk şiirlerindeki sıkılığından uzaklaşmamıştır.
Yazılı Kâğıt Yayınları'nda ikinci baskı olarak toplanan bütün şiirler (son dönem eklenen şiirlerle birlikte) "Ama Ben İlkizim" adıyla tekrar buluşur okurla. Beş bölümdür kitap.
(...)"
Makalenin tamamını okumak için tıklayın
Çetin Altan, Oturtma
27 Mayıs 2012 - 02:30
* * *
İlkiz Kucur’dan bir şiirle bitirelim yazıyı:
'Masalcı
Kendi saçlarından asılı delikanlılar
kanlı bir bıçakla yüzüyordu mor sularında ölümün
yavaş yavaş sürüldü gölgeleri kentlerden
çünkü yanlış imlasıydılar alışkanlıkların' "
Makalenin tamamını okumak için tıklayın
|
Çetin Altan Şeytanın gör dediği c.altan@bnet.net.tr Tüm Yazıları » |
İstanbul’un nüfusu henüz 1 milyon bile değilken, Kumkapı’da Yorgo’nun meyhanesinde 2 ahbap çavuş oturmuşlar rakı içiyorlardı.
Boşaldıkça doldurulan rakı kadehleri...
* * *
Derken ahbap çavuşlardan biri:
- Ben kafayı buldum, dedi ve ayağa kalkarak hafif sallantılı bir yürüyüşle dışarı çıktı.
* * *
Biraz sonra da, sanki ayılmışçasına, hızlı adımlarla geri döndü.
Arkadaşı masada tek başına, bazen başını sol eline dayayarak hâlâ içiyordu.
* * *
Yeniden Yorgo’ya hızla dönen arkadaşı, yalnız bıraktığı dostunun masasına geldi:
- Akıl alacak gibi değil, dedi; demincek deniz kıyısına indiğimde senin boğulmuş cesedini gördüm denizde.
* * *
Masadaki:
- Saçmalama ulan, dedi; bana benzer birini görmüş olmalısın sen, zavallıyı kimse kurtarmaya kalkmamış mı?
* * *
Ayaktaki arkadaşı ısrar ediyordu:
- Anam avradım olsun sendin denizdeki boğulmuş kişi.
- Anlat bakalım nasıl bendim?
- Boyu tıpkı senin boyunda, çenesi seninki gibi azıcık köşeliydi, kafası da seninki gibi kabaktı.
- Boynunda kırmızı bir fular da var mıydı?
- Vardı, tıpkı seninki gibi...
- Ya meşin bir yeleği?
- Meşin yeleği de vardı, o boğulmuş ölü sendin sen...
- Ya ceketinin ön cebinde beyaz mendili?
- Ceketinin ön cebinde beyaz mendili de vardı.
- Ya peki ayakkabıları, onlarda mı benimkiler gibiydi?
- Tıpkı seninkiler gibiydi.
- Peki ayakkabılar; bağlı ayakkabılardan mıydılar, yoksa mokasen miydiler?
- Bağlı ayakkabılardandı onlar da...
- Gördün mü nasıl aldandığını; o boğulmuş ölü ben değildim, bak benim ayakkabılarım bağsız, mokasen...
* * *
Yıllar sonra her 2 ahbap çavuş da, değişik partilerden politikaya atılmış ve karşılıklı bir türlü bitmeyen bir polemiği girişmişlerdi.
Tıpkı Yorgo’nun meyhanesinde olduğu gibi...
* * *
Gelişmekte olan demokrasimizde, “lafına laf oturtma” çok benimsenmiş bir durum...
* * *
Mahalle kavgalarında da bıçkın geçinen kabadayılar övünürken:
- Bir tane kodum çenesine, kıç üstü oturttum, diyorlar.
* * *
“Oturtma”, aynı zamanda, genç kuşakların pek bilmediği; halka halka kesilmiş patates, patlıcan, kabak gibi sebzelerden bir çeşit kıymalı yemek...
* * *
Bendenizin çocukluğunda “oturtma”; ya mutfakta, ya bahçeye çıkarılmış “maltız”da pişirilirdi.
* * *
Osmanlı hayranı geçinen siyasetçilerimizin arasında bile; “maltız”ın, çoğunlukla yemek pişirmekte kullanılan ve içinde ızgarası bulunan, taşınabilir, ayaklı bir ocak olduğunu hatırlayanlar çok olmamalı.
* * *
Varsa bile, adının Malta adasından kökenlendiğini, bendeniz de yeni öğrendim.
* * *
Pazar’ın hatırına; politikayla hiç mi hiç, ama hiç ilgisi olmayan bir fıkra:
Psikiatr, hastasına soruyormuş:
- Çok uzun zamandan beri mi, kendinizi bir horoz olarak hissediyorsunuz?
Hastanın yanıtı:
- Küçücük bir civciv olduğumdan beri...
* * *
Garson dostum Kemal’den de bir fıkra:
Yeni evlenmiş bir çift; bir ömür kavgasız dövüşsüz yaşayabilmek için, birbirlerinden bazı ricalarda bulunuyorlarmış.
* * *
Erkek, kadına:
- Lütfen bana hiç yalan söyleme, diyormuş.
Kadın da:
- Söz veriyorum, hiç yalan söylemeyeceğim, diyormuş.
- Bir ricam daha var; yukarıda kilitli olmayan bir çekmece var; onu da hiç açma...
- Söz, peki...
* * *
Aradan geçmiş 25 yıl...
Ve bir gün kadın, açmamaya söz verdiği çekmecenin içinde ne olduğunu merak ederek, açmış.
* * *
Çekmecenin içinde 3 yumurtayla, bir yığın da para varmış.
* * *
Akşam eve kocası geldiğinde:
- Sana, demiş; daha evlendiğimiz gün, hiç yalan söylemeyeceğime söz vermiştim. Sözümü tutuyorum. Bu gün “açma” dediğin çekmeceyi ilk kez açtım. İçinde 3 yumurtayla bir yığın da para vardı. Neden o çekmeceyi asla açmamamı istedin ki; neydi o 3 yumurtayla, onca para?
* * *
Kocanın yanıtı:
- O çekmeceyi açmamanı istedim, çünkü seni her aldatışımda oraya bir yumurta koyuyordum.
* * *
Birden karısının suratı asılmış:
- Ya peki o paralar ne?
- Yumurtalar çoğaldıkça satıyor; sana ya bir kolye, ya bir bilezik alıyordum.
* * *
İlkiz Kucur’dan bir şiirle bitirelim yazıyı:
Masalcı
Kendi saçlarından asılı delikanlılar
kanlı bir bıçakla yüzüyordu mor sularında ölümün
yavaş yavaş sürüldü gölgeleri kentlerden
çünkü yanlış imlasıydılar alışkanlıkların










